Makro iktisat yanlış krizi öngördü.

Yazar: Adam Tooze
Çeviri: Fatih Kansoy

İktisat bilimi finansal krizi tahmin etmede neden başarısız oldu ? Aslında bu soru tamamen adil değil, zira söz söylemekten çekinmeyen cesur kahinlerden oluşan gruplar vardı ve tehlikeli risklerin oluştuğunu ısrarlı ve devamlı bir şekilde anlatıyorlardı. Fakat ne yazıkki,  bu gruplar görmezden gelindi ve marjinalleştirildiler. Bu durum her ne kadar pişmanlık verici olsa da hiç şaşırtıcı değil.  1970’li yıllardan itibaren finans teorisi ve finansal hizmetler endüstrisi karşılıklı olarak birbirlerini destekleyici ve karları yükseltici bir ilişki içinde birlikte gelişti ve suç ortaklığı yaptılar. Akademi ve kamudaki iktisatçılar, işletme okulları ve hukuk ve ekonomi alanında çalışan avukatlar da modern finansal ekonominin kurallardan arındırılmış dünyasını şekillendirmeye yardımcı oldular. Bu hakikate ek olarak, henüz patlamamış ve hareket halinde olan bu yükselişlerin içi boş yüreklendirmeleri beslediğini de ekleyelim. Bu süreç hiçbir şüphe ve eleştiriyi kabul etmeyen, onları dışlayan ve  birikimli ve devamlı beslenerek  ilerleyen  bir süreçti. Ancak birkaç aykırı tip ve fikir bu toplu aldanmaya karşı çıkabilecek cesareti gösterecektir. Ve bunun karşılığında bu çıkışlarının bedellerini ödeyecektirler tıpkı haklı çıktıklarında kazanacakları ödüller gibi.

Bu yanlış düşünce ve düşünme biçimine ara vermemizi sağlayacak şey aslında hiçbir şekilde marjinal olmayan ve keza 2008 krizini öngören çok kaliteli ve etkili makro iktisatçılardan oluşan bir oluşum vardı. Fakat doğru tahmin ettikleri krizi somutlaştırmakta başarısız oldular ve bu başarısızlık  kriz uyarılarına karşı ilgiyi azalttı ve dikkatleri dağıttı ve dolayısı ile görmezden gelinmelerine sebep oldu.

2000’lerin başından itibaren küresel ekonomide saklanması mümkün olmayan derecede açık seçik makroekonomik dengesizlikler söz konusuydu. Bunlardan en belirgin olanı kuşkusuz Amerika’nın derin ve git gide genişleyen ticaret ve bütçe açıklarıydı. Ben Bernanke istenilen düzeyden yüksek küresel bir tasarruf  dalgasından söz ediyordu. Asya’daki kalkınmakta olan ülkelerde bulunan varlık fonları trilyonlarca dolarlık birikim yapıyor ve bu da Amerikan faiz oranlarının kontrolünü zorlaştırmıştı. Dahası, şayet bu büyük şirketler biriktirdikleri bu dolarları tekrar piyasaya sürüyor olsalar doların değeri düşecek ve Amerikan faizleri yükselecekti. Bu senaryoların biri kaotik bir çöküşe sebep oldu. Paul Krugman çok daha iyimser ve umutluydu. Doların nominal değer kaybının avantajlarına dikkat çekiyordu. Fakat yine kendisi de zorlu günlerin olabileceği noktasında uyarıda bulunmayı ihmal etmiyordu.

Bu zorlama bir senaryoydu. Fakat ortaya çıkan şey bu değildi. Çinliler dolarlarını satmadı. Velevki satmış olsalardı bile piyasalar paniklemiş olacağı için herkes hazine güvencesi talep edecekti. Talep daralsaydı bu kez de merkez bankası politikaları devreye girip varlık alımlarına başlayacak ve böylece kriz yoğunlaştıkça dolar güçlenecekti.

Herşeyi ters yüz edip yerle bir eden  şey, yabancı varlık fonları veya dış kaynaklı borçlar değil bilakis bankalar arası borçlanmadaki devasa çöküştü. Krizin kalbinde Çin-Amerikan jeo iktisadı açmazı yoktu, bu kaya gibi sağlam olması beklenen teminat kredi zinzirlerin  daha önce eşi benzeri görülmemiş şekilde çökmesi temelli bir Kuzey Atlantik iflasından başka bir şey değildi.

Makro iktisatçıların savunmalarına bakıldığında şu görülüyor, tam olarak kendilerinin Çin kaynaklı toplu satış dalgası riskinin olacağına dair uyarıları sayesinde bu risk yakından yönetilmiştir. Hank Paulson (Dönemin Amerikan Hazine Bakanı) Amerika’nın Pekin ile mücadele edebilme kabiliyetinin güvence altına alabilmek için her türlü siyasi maliyeti ödemeye hazırdı. (İktisatçı) Brad Setser’in esprili şekilde dile getirdiği gibi Fannie Mae ve Freddie Mac (Amerika’da kriz sırasında iflas eden ve fakat hazinenin batmasına müsaade edilmeyecek kadar büyük diyip batmaktan kurtardığı emlak şirketleri) batmayacak kadar Çinliydiler. Krizin hemen öncesinde Larry Summers bu ilişkiyi finansal terörü dengelemek onunla başa çıkmak olarak nitelendiriyordu. Soğuk savaş döneminin nükleer açmazı gibi dünyanın sonunu getirme tehdidine rağmen  bu başarılı şekilde yönetilmişti!

Ancak mevzu bahis olan şey gerçek bile olsa şu sorular hala ortada ve cevap bekliyor: makroekonomik teşhis neden yanlıştı? Dev bankaların bilançolarının şişmesi riskini makro iktisadın en iyi  teori ve en parlak iktisatçıları neden göremedi  ?

Çin fazlaca etkili ve dikkat dağıtıcıydı. Zira iktisat tarihinin gördüğü en büyük  büyüme hikayesiydi ve hala da öyle. Bush yönetimini eleştirmek ve suçlamak için ikiz açık hikayesi  Clinton dönemi yetkilileri için çok faydalı araçtı. Terörle savaş ve zenginlere yönelik vergi indiriminden oluşan bu kombinasyon tam bir felaketti. Buna karşın Kuzey Atlantik finansal sistemi kendi kendini koruyabilmesi bekleniyordu. Bu minvalde, makro iktisatçılar ve finansal iktisatçılar birbirlerinin suç ortağıydılar. Bu yaklaşım cari hesaplar ve finansal denge için acil uyarı gerektirecek bir neden görmedi.

Uluslararası makro iktisat finansal sermaye akımlarını  ticari ilişkilerin yansıması olarak ele almaktadır. Bu bir net muhasebe meselesi  ve bir kimlik olarak görülmelidir.  Büyük Buhran’dan bu yana onlarca yıldır süre geldiği gibi  çıpalı döviz kurları ve ulusal kontrollere tabi olan finansal akımların  olduğu yerler ve kimlikler ancak gerçek bir iktisadi ilişkiye sahip olabilir. Fakat küreselleşmiş finansın modern dünyasında  muhasebe kimlikleri devam etse de bize nedensellik hakkında hemen hemen hiç bir şey söylemiyorlar.

Büyük oranda Wall Street ve Londra arasında yaşanan bilanço genişlemesinin dengesiz ticaret akımlarında herhangi bir karşılığı yoktu. Amerika, Avrupa ile çok düşük bir ticari açık ile ticaretini sürdürdü.  Fakat Avrupalılar Euro döviz kuru ile bir takım hileler ve dalavereler yapmıyor ve Amerikan hazine fonlarını bir savaş aracı olarak biriktirmiyorlardı.  Avrupa ve Amerikan bankaları  ulusal sınır problemi olmadan ve sağlam kur ve  derin türev piyasalarını kullanarak  fonlar üzerinde kolayca işlem yapıp birbirlerinden borç alıp vererek bilançolarını genişlettiler.

Bu finansal küreselleşmenin sıradan bir mevzusuydu.  1970’den beri herkesin söylediği gibi, bu durum ulusal iktisadi sınırları ortadan kaldırmış ve uluslar-ötesi büyük şirketleri kilit aktörlere dönüştürmüştür. Ancak sadece uluslararası makro iktisatçıların tarafından önünüze koyulan analizlere bakarsanız bunu asla bilemeyeceksiniz. Ulusal ödemeler dengesi,  bağlantılı ulusal döviz kuru bölgeleri,  ve iktisat politikası birimleri (BIS iktisatçıları bunu ‘üçlü rastlantı’ olarak adlandırıyor)  yine bunlar tarafından yönetilmeye devam etti. Analitik ilgi ve bakışların çok keskin bir şekilde ‘Çin Problemi’ üzerine odaklanmasının nedenlerinden biri hiç şüphesiz döviz kuru üzerindeki kontrollerin olduğu ve güçlü devlet müdahalelerine sahip Çin ekonomisiydi. Ki aslına  bakılırsa bunlar 20.yüzyıl makro iktisat ilkelerine uyumlulardı.

Fakat paradigmalar sonsuza kadar donuk ve sabit kalmaz,  değişirler. Kriz patlak verdiği gibi, uluslararası finansal iktisatta makro-finans olarak isimlendirilen  yeni ve yenilikçi bir yaklaşım ortaya çıktı. Bu yaklaşım gayrisafi sermaye akımlarını sadece ve sadece  uluslararası iktisadi faaliyetlerin yürütücüsü olarak ele almıyor ve bankacılık bilançolarında döngüsel bir model içerisinde yaşanan genişleme ve daralmaların olduğu mekanizmaya doğrudan odaklanıyordu.

Bu odaklanma gerek ulusal düzeyde gerekse otuz civarı devasa büyük bankanın makro-iktisadi kredi döngüsüne bakılmasının ötesinde bizatihi bu bankaların bilançolarındaki anahtar etmenleri takip ve gözlem için tamamen yeni enstrümanlardan oluşan öncü bir düzenleyici araç olan  Küresel Sistematik Öneme haiz Finansal Kuruluşları (G-SIFI) çerçevesinde tamamen yeni  makro-ihtiyati düzenlemeler yoluyla gerçekleşir.

Ekonominin devasa akademik süper yapısı  artık John Maynard Keynes çağındaki kulübe endüstricisinin çok ötesinde. İktisat disiplinini 20.yüzyılın başındaki gibi dönüşüme uğratan sarsıcı değişimler beklemek beyhude olurdu. Fakat, kriz ile birlikte yaşanan zihinsel devrim finans tasavvuru üzerine düşünmek için yeni bir paradigma öneriyor.

Soru şu, bu yeni makro-finansal yaklaşımın politikası nedir, ne olacaktır ? Yirminci yüzyıl makro-iktisadı, milli iktisadın, milli toplum ve milli siyasetin kendi içerisinde bağlantılı bir bütün oluşturdukları varsayımı ile başladı.  Bu varsayım yeni düzen (New Deal) ve sosyal demokrasi politikaları ile doğal olarak uyumluydu.

Ticaret politikasındaki değer zinciri literatürünün de söylediği gibi, yeni makro-finansal literatür  küreselleşmenin aslında bu bağlantıları kırdığını belirtmektedir. Fakat bu yeni uzmanlığın siyasi rolünün ne olduğunu hala tanımlanmayı bekliyor.  Bu sadece ve sadece teknik uzmanlık mıdır yoksa  bu,  iktisadi büyüme, finansal istikrar ve sosyal eşitliğin dengelenmesi bağlamında finansal sistemin çok daha müdahaleye ve agresif devlet kontrolüne kapıyı açar mı ? Önümüzdeki birkaç yıl içerisinde hepimiz daha iyisi mi yoksa daha kötüsü mü olacağını öğrenmiş olacağız.

Translated from INET 

Yazar/Çevirmen Hakkında

Fatih Kansoy

Marmara Üniversitesi iktisat bölümü bitirdikten sonra sırasıyla Warwick ve Essex Üniversite'lerinde iktisat ve uluslarası finans yüksek lisanslarını yaptı ve hali hazırda Nottingham Üniversitesi'nde ekonomi doktorasına devam etmektedir. Web sayfası: https://kansoy.me

Yorum Yapın

Takip

Son Yazılar

Son Yorumlar

Kategoriler

Arşivler