Etiket Kimlikler Versus Ruha Kazınan Kimlikler

Hayat bir anlam arayışı, yapayalnız yürünen bir yol, yolcunun kendisini ve varoluşu tanımaya çalıştığı bir serüven. Bu serüvende temel sorular var, eskimeyen sorular: Ben kimim ? Burası neresi ? Nereden geliyorum ? Nereye gidiyorum ?

Çoğu kimse için bu yakıcı, sahici soruları ezber cevaplar vererek geçiştirmek mümkün. Ama varoluşunu ciddiye alan, şahsiyet sahibi birisi için değil. ‘Şahsiyet, görünen cemiyet içinde görünmeyen cemiyeti seçip, tahtını onun bağrında kurmakla fethedilir. Her şahsiyet bir kopuş, bir olmayana, bir olacağa bağlanıştır.’ diyor Cemil Meriç. Şahsiyet bir anlamda cesaret işidir. ‘Sürüye katılmak istemiyorsan cesur olacaksın. Kurt sürüden ayrılanı kapar, ayrı olanı değil.’  (Dücane Cündioğlu) Ama sadece cesur olmak yetmez. Düşünmeyi bir mesele haline getirmiş olmak, akl-ı, kalb-i ve zevk-i selim sahibi olmak. İnsana dair olan herşeyi umursamak, hiçbir şeye yabancı olmamak. Ama ‘kendi’ olabilmek. Çünkü ‘Herkes anlayabildiği kadar yaşar, anlayamadığı şeyleri umursamadan ölüp gider.’ ,  ‘Homo sum humani nihil a me alineum puto. –İnsanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.Terentius.

Kendimi bildim bileli toplumsal aidiyetlerle ilgili bir aşk-nefret ilişkisi, ‘Sorun sende değil bende’ türünden bir ‘bağlanma sorunu’ yaşıyorum.’ Herşeyin anlık, yüzeysel ve tepkisel olarak yaşandığı, herşeyin ‘gösterildiği’ bir zaman ve zeminde ‘kimlik’ problemi yaşamak katmerli azaba düçar olmak demektir. Yalnız kalmak demektir. Düşünen, sorgulayan, merak eden, mesele edinen insanın yaşamış olduğu azap ona bağımsızlığını kazandırır. Çünkü yalnızlığı göze almış olanın hakkıdır bağımsızlık. Ama bağımsız olmak mensubiyetsizliği değil bilakis mensubiyeti ve ondan mütevellit mesuliyeti getirir. Herkesin payına bağımsızlık ve mesuliyet düşmez tabi ki. Çünkü ‘Düşünebilen herkesin insan olması insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmiyor ne yazıkki.’ (Freud)  Çünkü ‘Kalbi temiz olmayan hiçbirşeyi derinden anlayamaz.’ (Dostoyevski)

Kimlikler, aidiyetler edinilmiş, verilmiş, kazanılmış, kaybedilmiş… Kimisi sadece birer etiket gibi üzerimize yapışırlar. Kimisi de en derinlerimize nüfuz, eder ruhumuza kazınırlar. Bir dine, bir millete sahip olmak, bir topluluğa, bir tarikata, cemaate yada bir mezhebe mensup olmak. Bir partiye, derneğe, vakfa, sendikaya  üye olmak…Kimlikler, mensubiyetler, aidiyetler, üyelikler…Peki bir insanın yalnızlığı ile bir ülkenin yalnızlığı ne kadar benzeyebilir? Bir insanın ruhu ile bir ülkenin ruhu arasındaki mesafe ne kadardır ?  Uzun kelimesinin tam karşılığı olacak şekilde uzun bir süredir kimlik meselesiyle yüzleşen ‘yalnız ve güzel ülkemiz’ ‘dahili ve harici kuşatma’ altında giderek daha yalnız bir ülke haline geliyor. (Ama daha az güzel değil.)   Hem tek tek insanlarda hem de toplumun genelinde bir huzursuzluk ve endişe hakim. Atlatılan çok badire var ama toplumsal ruh halimiz henüz geleceğe dair umut beslemek ve gülebilmek için hazır değil.

Gülemiyorsun ya, gülmek

Bir halk gülüyorsa gülmektir

Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi. (Edip Cansever)

Yalnızlık, kuşatılmışlık, küresel düzenin ‘Uy yada lanetlen’ tehditleri karşısında hem benim hem de ülkem için boynumuzdaki ilmeğe rağmen ‘Ben ezelden hür yaşadım hür yaşarım.’ demekten, ‘Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın’ demekten başka çare görünmüyor. Şahsiyet sahibi olmak da insan olmak da , Müslüman ve Türk olmak da böyle bir isyan mesuliyeti omuzlarımıza yüklüyor. Yazının başında hayat bir anlam arayışı derken kastettiğimiz şey bu yükü fark edebilmeye işaretti.

Evet, ilmektir boynumdaki ama ben
Kimsenin kölesi değilim
tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
tarantulaymış benim adım diyecek değilim
tam düşecekken tutunduğum tuğlayı
kendime Rabb bellemiyeceğim
razı değilim beni tanımayan tarihe
beni sinesine sarmayan
tabiattan rıza dilenmeyeceğim.

İsmet Özel