Anlaşamadığımız Muhafazakârlık Üzerine

“No man ever steps in the same river twice, for it’s not the same river and he’s not the same man.”

Heraclitus

Yazar: Halil Peçe

Değişimin kaçınılmaz olması yeni bir sorunun ortaya çıkmasına neden olmuştur: Değişimin şiddeti ve boyutu ne ölçüde olmalıdır? Farklı ideolojik çerçevelerden çeşitli yaklaşımlar bu sorun etrafında üretmiş oldukları fikriyat ile şekillenmektedir.

Fransız İhtilali ile beraber ortaya çıkmış olan belirsiz durum, muhafazakâr görüşlerin gelişmesine olanak tanıdı. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik her ne kadar İhtilalin mottoları olsa da, ihtilal sonrasındaki kaotik ortam, ihtilal öncesi “eşitsiz” dönemin daha güvenilir bir ortam olduğu iddialarını beraberinde getirdi. Bu minvalde, değişime karşı endişeli olmayıp köklü değişimleri destekleyen “devrim” odaklı düşünen gruplar karşısında, muhafazakâr görüşler savunulmaya başladı.

Değişimin radikal olması gerektiğini savunanlar mevcut sistemin köklü değişim veyahut devrimler vasıtasıyla yenilenmesinin toplum refahına katkı sunacağını düşünmektedirler. Muhafazakâr siyasal düşünce ise, genel olarak var olan sistemin yıkıcı olmayan değişim ve dönüşümler ile korunmasını, toplumsal ve siyasal krizlerin önlenmesi için gerekli görür. Bu yönü itibariyle, tüm siyasal örgütlenmeler ve farklı siyasal kültürler içerisinde muhafazakâr görüşlerin var olduğu söylenebilir. Muhafazakâr düşünürler değişimin tedrici ve temkinli olması gerektiğini savunurken, geleneğe büyük bir önem atfetmektedirler. Onlara göre gelenek, yüzyıllar içinde tecrübelenme ile oluşmuş, atalarının kadim bilgeliğini içinde barındıran “denenmiş reçete”; büyük yanılgılardan ve hatalardan insanları koruyacak bir imkândır. Dolayısıyla mevcut sistemin içinde barındırdığı geleneksel unsurlar muhafazakârlara göre, yaşanılması muhtemel krizlere ve kırımlara karşı “emniyet sibobu” hükmündedir.

Muhafazakârlık, siyasal bir ideoloji olduğu kadar kişisel bir özellik de olabilir. Bireyler, mahrem hayatlarında değişime karşı temkinli olup, siyasal anlamda devrimci bir ideolojiye kendilerini yakın hissedebilirler. Benzer şekilde, bireyler sanatta ve edebiyatta muhafazakâr hassasiyetlere sahip olup, siyasal anlamda zıt kutupta olabilirler; bununla birlikte, siyasal anlamda muhafazakâr olup hayatın diğer veçhelerine karşı devrimci hassasiyetlere sahip bireyler de olağandışı bir durum içinde değerlendirilmemelidirler. Dolayısıyla, muhafazakârlık meselesini tek tipçi bir anlayışla ele alıp belli bir kalıp üzerinden irdelemek isabetli bir analiz yapma noktasında hedeflere ulaştırmayabilir.

Muhafazakârlık, coğrafya, siyasi tarih ve siyasi kültür ile yakından ilgilidir. Bu durum muhafazakârlığı değişik toplumlarda farklı görünümlere büründürebilmektedir. Daha açık hale getirecek olursak, liberal iktisadi politikalar uygulandığı coğrafya özelinde bu politikaların içeriğine ilişkin büyük değişimlere uğrayamazken, muhafazakâr politikalar çeşitli ülkelerde farklı uygulamalar şeklinde karşımıza çıkabilmektedir. Her ne kadar, aile, din ve gelenek gibi ortak referansları olsa da bu referansların kültürlere göre içeriklerinin değişmesi ve siyasi tarih özelinde toplumların farklı tecrübelere sahip olması gibi nedenlerle muhafazakâr politikalar değişik tonlarda karşımıza çıkabilmektedir.

Magna Carta, 1215 yılında kral ile baronlar arasındaki ilişkiyi düzenlemek için imzalanmış bir metindir. Bu mutabakat metni çerçevesine göre, kral bazı yetkilerinden feragat etmiştir. İngiliz kraliyet ailesi her ne kadar gelinen noktada birçok yetkisini seçilmişlere devretmiş olsa da, İngiliz siyaseti üzerinde etkisini ve yasal haklarını devam ettirmektedir. Bu yönüyle baktığımızda, İngiliz siyasal sistemini tedrici değişimin (muhafazakâr tutumun) tipik örneklerinden biri olarak kabul edebiliriz. Türkiye ise, yüzyılı henüz bulmamış kimi siyaset bilimcilerin devrim, kimilerininse darbe olarak kodladığı köklü bir değişim tecrübesi yaşamıştır. Bir sistemin oturması ve kökleşmesi için kısa sayılabilecek bir zaman diliminde, toplumsal ve siyasal yapıların belirginleşmesi ve siyasal mevzilerin net bir şekilde belli olmasını beklemek çok gerçekçi olmayacaktır. Dolayısıyla Türkiye özelinde muhafazakârlık meselesi tartışıldığında kavram kargaşasının ortaya çıkması doğal bir durumdur.

Muhafazakârlık, zaman zaman Türkiye’de dindarlık ile birbirlerinin yerine kullanılan kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar dindarlığın veya dindar olmanın ölçüsünün ne olduğu tartışmalı olsa da, ortalama algılarımıza yönelik bir dindarlık çerçevesinde kendini gerçekleştirme eğiliminde olan kitlelerin Türkiye siyasi tarihinin büyük bir bölümünde siyasal muhafazakârlık ile bir yakınlığının olmadığı görülmektedir. Bilakis, dini motivasyon ile bir araya gelmiş bazı grupların “devrimci” karakter özellikleri de düşüncelerinde barındırdığı görülmektedir.

Türkiye’de muhafazakâr siyaset üzerine yapılan çalışmalara baktığımızda, mevcut sistemi devam ettirme eğiliminde olan siyasi gruplardan ziyade din ve gelenek üzerine duyarlı kitle ve aydınların ele alındığı görülmektedir. Bu durum esasında çok şaşırtıcı bir durum değildir. Siyasal sistemin ve toplumsal tabakaların kökten değişimine karşı duran siyasal muhafazakârların beslendikleri kaynaklar olan din, aile ve gelenek gibi kavramları ele aldığımız zaman Türkiye siyasetinde muhafazakâr olarak kodlanan grupların referans verdiği ve hatta beslendiği kaynaklar olduğunu görmekteyiz. Fakat bu muhafazakâr çizginin cumhuriyet ideolojisinin kurucu zihniyetine olan mesafesi, mevcut siyasal sistemin korunup devam ettirilmesi noktasında onları isteksiz kılıp siyasal muhafazakâr olarak ele alınmalarını güç hale getirmiştir.

Türkiye’de muhafazakârlığı daha anlamlı kılmak için siyasal düzlemden ziyade dinsel hassasiyetler üzerinden siyasal ajandasını belirlemiş toplulukları tavsif ederken “sosyal muhafazakârlar” tabiri kimi akademisyenler tarafından kullanılmaktadır. Bu tarz muhafazakârlar, geleneği yüceltirken mevcut sisteme karşı ciddi eleştiriler yöneltip köklü bir değişimin olması gerektiğini savunmaktadırlar. Türkiye’de siyasal muhafazakârlar ise, siyaset bilimi literatüründeki muhafazakârlık bahsine daha uygun düşen, sistemi koruma kollama ve hatta yüceltme noktasında siyasal tutum belirleyen cumhuriyetin kurucu ilkelerini kendilerine şiar edinmiş kitleler olduğu söylenebilir. Değişen siyasal kompozisyon ve gelişen siyasi durumlar nedeniyle sosyal muhafazakâr kitlenin siyasal muhafazakârlığa doğru bir geçiş durumunda olduğu söylenebilir.

Siyasal kavramların neye işaret ettiği noktasında mutabakatın olmaması, sosyal ve siyasal olaylar üzerinde yapılan tartışmaları sığlaştırmaktadır. Muhafazakârlık özelinde Türkiye’de söz konusu mutabakatın olduğu söylemek iddialı bir yaklaşım olacaktır. Genellikle, muhafazakârlığın ideolojik çağrışımına göre araştırmacılar konuya yaklaşmaktadır. Bu yüzden öncelikle yapılması gereken, herkes için anlamlı olabilecek bir muhafazakârlık üzerinde mutabakat sağlamaktır.

Kaynakça:

Mustafa Erdoğan-Muhafazakarlık: Ana Temalar

Russell Kirk-Muhafazakarlığın On Prensibi

Selahaddin Bakan, Işıl Arpacı-Liberal Değişim Sürecinde Dönüşen ve Dönüştüren Muhafazakarlık

1 Yorum

Yorum yapmak için tıklayınız

  • Güzel bir yazı, Kaleminize sağlık. Eski SSCB yıkıldığında, bağımsızlığına yeni kavuşan cumhuriyetlerde ve Rusya’da bir süre kargaşa ve karmaşa hakim olmuştu. Bu yüzden eski komünist dönemi özlemle anan, yad eden çok kişi olmuştu. Yani eski devrimci komünistler glasnost sonrası muhafazakar oluvermişlerdi(!!!). Yani muhafazakarlık ve devrimcilik stabil bir kavram değil aslında… Bulunulan duruma, statüye göre alınan şekli, tavrı ve davranışı ifade eden kavramlar bunlar..