Dünya Nüfusunun Yeni Saatli Bombası: Çok Az İnsan

Yazar: Greg Ip
Çeviri: Umut Yertüm & Kadir Yıldırım

Gelişmiş ülkelerin çalışma çağındaki nüfusları gelecek yıldan (2016) itibaren azalma eğilimine girerken, küresel büyümeyi de gelecek on yıllarda tehdit edeceğe benzemektedir.

Küresel ekonomik krizden bu yana, ekonomistler mali disiplinden Euro’nun erimesine kadar birçok nedeni yoklayarak Amerika’da ve diğer ülkelerdeki ekonomik büyümenin neden sürekli kesintiye uğradığını açıklamaya çalışmaktadır. Şimdi ise en sert ve baş edilmesi en zor rüzgârı fark etmeye başladılar: nüfus.

Dünyanın gelişmiş ekonomileri gelecek yıl kritik bir dönüm noktasına ulaşacaklar. Birleşmiş Milletler projeksiyonlarına göre 1950 yılından itibaren ilk kez çalışma çağındaki nüfusları azalmaya başlayacak ve 2050 yılında %5 daralacaktır. Çalışan ordusu Çin ve Rusya gibi bazı gelişmekte olan önemli ülkelerde de azalma trendine girecektir. Aynı zamanda bu ülkelerdeki 65 yaş üstü grubun ülke nüfusu içerisindeki oranı hızla yükselecektir.

Önceki nesiller dünyanın çok fazla insan nüfusuna sahip olması nedeniyle üzülürken; bugün üzüntünün sebebini ise nüfusun çok az olması oluşturmaktadır. Bu durum, ortalama insan ömrünün uzatılması ve azalan doğurganlık oranları gibi iki köklü eğilimi yansıtmaktadır. Fakat bu durumun birçok ekonomik sonucu ancak şimdi görülebilir durumdadır. Daha basit ifadeyle anlatmak gerekirse; firmalar işçi ve müşteri bulmakta zorlanmakta; bazı durumlarda ikisini de bulamamaktadır. İki durumda da ekonomi zarar görmektedir. Ayrıca nüfus yaşlandıkça insanların satın alma ya da talep tercihleri değişmekte, dayanıklı aletler ve arabalardan sağlık bakımı gibi hizmet sektörüne bir geçiş gözlemlenmektedir.

Nüfus bilimi, Amerikan ekonomisindeki tarihsel olarak zayıf canlanmanın neden işsizliği yarıya düşürdüğünü açıklamaya yardımcı olabilir. Ekonomi işgücüne yeni katılanların hepsini istihdam etme ölçüsünde yeni işlere ihtiyaç duymamaktadır. Örneğin müteahhitler, ev sahipliği oranlarının azalması nedeniyle talep daralmasından ve baby boomer’ların (1946-1964 arasında doğanlar) emekliye ayrılmaları nedeniyle işgücü kıtlığından aynı anda zarar görmektedirler.

Auburn’deki Peltram Sıhhi Tesisat firmasının sahibi olan Karel Peltram, piyasanın en iyi durumda olduğu 2007 yılındakinden düşük olsa da bugün yaklaşık 100 işçi çalıştırmaktadır. Buna rağmen Karel piyasada işçi bulamamaktan yakınmaktadır. Yakın zamanda üç işçisi emekliye ayrıldı ve üçü daha emekli olmak üzere. İçlerinden birisi firmanın en önemli elemanlarından birisi. Karel bu işçisi için “onun yerine birisini bulmakta oldukça zorlanacağım. Onun yerini doldurabilecek, onun bilgisinde ve tecrübesinde birisine sahip değilim” diyor ve firmadan ayrılması durumunda karşılaşacağı zorlukları ifade ediyor.

Artan emekli maaşları Yunanistan gibi periferi Avrupa ülkelerinde borç yüklerinin kontrol edilememesinin en önemli nedenlerinden birisini oluşturmakla birlikte, dengeli bütçesine Almanya’nın rağmen neden kendi ekonomisini canlandırmakta bu kadar gönülsüz olduğunu açıklamaktadır. Aynı zamanda insanların yaşamlarının en yüksek tasarruf oranlarına sahip olduğu dönemlere girmeleri; faiz ve enflasyon oranlarının düşmesine neden olurken, merkez bankalarının kendi geleneksel araçlarını kullanıp ekonomiyi canlandırmalarını zorlaştırmaktadır.

Demografik güçlerin yavaş hareket ettikleri ve tahmin edilebilir oldukları varsayılmaktadır. Credit Suisse’de demografi uzmanı olan Amlan Roy ise tarihsel standartlara bakılırsa bu varsayımların doğru olmadığını ileri sürmektedir. Amerikan medyan yaşının 7 yaş artıp 1980 yılında 30 olmasının 80 yıllık bir sürede gerçekleştiğine, 38’e çıkması içinse bir 34 yıl daha beklendiğine dikkat çeken Roy, buna dayanarak demografik güçlerin “dramatik ve öngörülemez” olduklarını belirtmektedir.

İş dünyası ve hükümetin bu değişikliklerle nasıl baş etmesi gerektiği konusunda basit bir cevap yoktur, çünkü her ülke farklı nedenlerle ve farklı hazırlık derecelerinde farklı hızlarda yaşlanmaktadır.

Otomasyon, işçilerin verimliliklerini arttırabilir ve yaşlıların iş piyasalarında yeniden yer almasına yardımcı olabilir. Ayrıca yaşlanma ile ilgili ön kabullerin de değişmesi gerekmektedir. Bugünün tipik olarak 65 yaşındakileri, 40 yıl önceki 58 yaşındakiler kadar sağlıklıdır ve dolayısıyla daha fazla çalışabilirler.

Daha yaşlı ve zengin ülkeler, iç siyasi muhalefeti aşabilmeleri halinde, dünyada çalışma çağındaki nüfusun daha büyük bir kısmını oluşturacak olan Afrika ve Asya gibi düşük gelirli ülkelerden göçmen alımına gidebilirler.
Nüfus ile ilgili sorular ekonomistleri uzun süredir meşgul etmektedir. 1798’de İngiliz Thomas Malthus; insanlığın gıda üretiminden daha hızlı artacağını ve bunun da yoksulluğa ve açlığa neden olacağını ileri sürmüş, fakat yanılmıştı. Batı dünyasında nüfus 19. ve 20. yüzyıllarda, birinci dünya savaşı ve İspanyol gribi salgını hariç, çok hızlı artmıştı. Tarımdaki verimlilik ekstra birkaç insandan daha fazlasının doyurulabileceğini ispatlamıştı.

1930’da Amerika’da nüfus artış hızı yavaşlayınca Alvin Hansen (Harvard Üniversitesi, Keynesyen Ekonomist) bu durumu; daha az işçiye sahip olmaları ve yaşlı tüketim döngüsünün dayanıklı aletlerden kişisel hizmetlere kayması nedeniyle iş dünyasının daha az yatırım yapmasına neden olması olarak değerlendirmiştir.

1938’deki konuşmasında Hansen bu durumun Amerikan ekonomisini “seküler durgunluk” bataklığına çektiğini ve “katı ve hareket edemeyen işsizlik çekirdeği” ürettiğini söylemişti. Hansen tam istihdamı sağlayacak genişletilmiş kamu harcamaları yapılmasını savunmaktaydı.

Fakat Hansen çok erken konuşmuştu. 1930’lardaki nüfus düşüşü aslında 1918’deki grip salgını ve 1924’deki göçe karşı katı tedbir uygulamalarının geçici etkilerinden kaynaklanmaktaydı. İkinci dünya savaşı tam istihdamı sağlayan kamu harcamalarında patlamaya neden olmuş ve savaşın bitimiyle doğum oranlarındaki patlama (baby boom) nüfusun azalmasına yönelik korkuları ortadan kaldırmıştır. ABD doğurganlık oranları ya da kadın başına çocuk sayısı 1930-1960 yılları arasında 2,3’ten 3,6 gibi oldukça yüksek bir orana çıkmıştı.

Fakat hemen bu sürecin sonunda doğurganlık oranları hem gelişmekte olan ülkelerde hem de gelişmiş ülkelerde düşmeye başladı. Biraz geriden gelerek, Hansen’in öngörülerinin bazılarının özellikle Japonya’da gerçekleştiği görülmektedir. 1996’da Japonya’nın çalışma çağındaki nüfusu daralmaya başladı ve birkaç yıl sonra bu durum tüm ülke nüfusunda gözlemlendi.

Japonya ekstrem bir durumu ifade etse de, onun dışındaki tüm gelişmiş ülkeler ve birçok gelişmekte olan ülke de aynı yolu takip etmektedir. 2050 yılı itibariyle dünya nüfusunun %32 oranında artacağı fakat çalışma çağındaki nüfusun buna kıyasla %26 oranında artacağı tahmin edilmektedir.

Çalışma çağındaki nüfus Güney Kore’de %26, Japonya’da %28 ve İtalya, Almanya’da %23 oranında azalacaktır. Birleşmiş Milletlere göre çalışma çağındaki nüfus orta gelirli ülkelerde ortalama %23 oranında artacak; Hindistan’da bu oran %33, Rusya ve Çin’de %21 ve son olarak Brezilya’da %3 olarak gözlemlenecektir.

Zengin ülkeler arasında ise Amerika Birleşik Devletleri demografik olarak şanslı kategorisinde sayılmaktadır. Çalışma çağındaki nüfusunun 2050 itibariyle %10 artması beklenmekte olsa da toplam nüfus içerisindeki payı %66’dan %60’a düşecektir. Demografik büyüme sürüncemede kalmaya devam edecektir.

Michael Green demografik eğilimlerden kar elde etmeyi amaçlayan Ice Farm Capital’de bir Hedge fon yöneticisidir. Hansen’in öngörüsünü kanıtlayacak bir istatistik ile onun haklılığını ifade etmekte ve “Ülkenin en hızlı büyüyen Güney-batı eyaletlerinin günümüzde sadece %1,5 gibi 1930’lardan bile daha düşük oranlarda büyüme gerçekleştirdiğini” ifade etmektedir.

Bir ülkenin uzun dönem “potansiyel” büyümesi iki şeye bağlıdır: işçilerin sayısı ve bu işçilerin ne kadar verimli olduğu. Daha düşük nüfus artışı işçilerin sayısını doğrudan azaltmaktadır.

Lehman Brothers’in battığı 2008 yılında, baby boomers sayısı Sosyal Güvenlik için kaldırılabilir miktardaydı, ancak bu tarihten itibaren faydalanıcıların sayısı 41.4 milyondan 49 milyona yükselerek bir patlama yaşadı.

Bu, önceki dönem yıllık %1.2 büyüyen ABD işgücünün 2008’den itibaren sadece %0.2 büyümesinin önemli nedenlerinden bir tanesidir. Aynı zamanda, kadınların ev dışında istihdamının çok daha düşük seyrettiği bu dönemde işgücüne katılım oranı da (15 yaş üstü çalışan veya iş arayan yetişkinler) son 40 yılın en düşüğü olacak şekilde %62.4’e düştü.

Bu aslında uzun süreli işsizlerin iş aramayı bırakması ve iş gücünden çekilmesinin bir sonucu gibi görünüyordu. Fakat 2006 yılına geri döndüğümüzde, Federal Reserve’deki bir ekonomist takımının bu durumun uzun dönemli yapısal faktörlerden dolayı olabileceğini tahmin ettiğini görürüz: yaşlanan baby boomerlar emekliliğe başlıyor; çalışan kadınların sayısı düşüyor; genç yetişkinler eğitim hayatında daha uzun süre duruyor ve vasıfsız işçilerin bir kısmı işgücü piyasasından çekiliyordu.

Bu ekonomistler şimdi işgücüne katılım oranının 2022 yılına kadar % 61’e düşeceğini tahmin ediyorlar. FED yetkililerinin kriz öncesindeki dönemde ABD’nin potansiyel büyüme oranının % 3’ten % 2’ye düştüğünü düşünmesinin temel nedeni de budur. Bazı ekonomistler ise daha da karamsar.

İnsanların tasarruf alışkanlıkları yaşlanmaları ile birlikte değişmektedir. Kariyerlerine yeni başladıkları 20 ve 30’lu yaşlarında çocukları ve evleri için borçlanıp harcarlar. 40’larında ve 50’lerinde bu harcama zorunlulukları azalınca daha fazla tasarruf etmeye başlarlar. Emekli olduklarında da, bu tasarruflarından ve devlet desteklerinden faydalanırlar.

Carla Ponce eşiyle 1987 yılında evlendiğinde ilk başta hiç tasarruf yapmamıştı. Hiç peşinat ödemeden Las Vegas’ta bir ev satın aldılar. “İki çocukla, kocamla birlikte mortgage’i çok zor ödeyebiliyorduk” diye hatırlatıyor. Kenosha’ya taşındılar ve Vegas’taki evlerinden elde ettikleri gelirle yeni bir eve geçtiler. Bayan Ponce yerel hükümette muhasebeci sekreteri olarak çalışmasından elde ettiği kazancın %10’unu düzenli olarak biriktirmeye başladı. Şimdi 56 yaşında ve 4 yıl sonra kocası gibi emekli olabilmek için biriktirmeye devam ediyor.

Birçok ülkede görebileceğimiz bu davranış biçimi, güçlü bir ekonomik etkiye sahiptir. Bir ülkenin ne kadar tasarruf yaptığı, nüfusunun 40 ila 65 yaş arasındaki payı ile 65 yaş üzerindeki payı arasındaki farktan büyük ölçüde etkilenmektedir. Barclays’den Michael Gavin’e göre ABD, Euro Bölgesi, Japonya ve diğer 6 büyük ekonomi için bu farklılık 1980’lerden günümüze düzenli bir şekilde arttı. Hatta dış ticaret fazlasını anlayabilmemizi sağlayacak şekilde Çin için bile bu artış yaşandı: Çinli aileler de kazandıklarından daha az tüketerek emeklilik dönemleri için para biriktirmeye çalışıyor.

Sermaye piyasaları küresel olduğu için, bir ülkedeki fazla tasarruf faiz oranları aracılığıyla başka ülkelere de yayılır. Gavin, yetişkin işçilerin sayısının yaşlı emeklilere göre artmasının, son dönemlerde enflasyondan arındırılmış faiz oranlarının düşmesinin (ve hatta birçok gelişmiş ülkede bugün eksi oranlardaki faizin) temel bir nedeni olduğunu savunuyor. Bugün bu demografik etkiler terse dönme eğilimindedir.

Bu, bir başka demografik faktörle aynı anda denk gelmektedir: insanlar yaşlandıkça tüketim alışkanlarının değişmesi. Genç aileler evlere, arabalara ve çocuklarının eğitimlerine daha fazla harcama yaparlar. Örneğin 35-44 yaş arası tipik Amerikalılar için toplam tüketimlerinin %8’i mortgage faizine gitmektedir, 65 yaş üstü olanlar içinse bu oran %3.6’dır. Tam tersi olarak, 65 yaş üstü kişiler toplam harcamalarının %13’ünü sağlığa yönlendirirken, 35-44 yaş arası kesim için bu oran %6’dır.

Faiz oranlarının düşüşü, tüketicileri gelecekte yapmayı bekledikleri tüketimleri erkene almalarına teşvik ederek işe yarayabilir. Ancak yaşlı kişiler için erkene alabilecekleri gelecekteki tüketim miktarı daha azdır. New York Federal Reserve Bank Başkanı William Dudley, baby boomer’ların yaşlanmasının ekonomiyi FED’in para politikaları ve tedbirlerine karşı daha az duyarlı hale getirdiğini savunmaktadır: “Çünkü bu tür yaş grupları gelirlerinin daha düşük bir kısmını tüketim malları ve konutlar için harcamaya eğilimlidir”.

Bu demografik değişimler, bireysel şirketler üzerinde derin bir etkiye sahip olacak, yeni kazanan ve kaybedenlere neden olacaktır. Tesisatçı Bay Pelgram gibi bazıları için, mevcut işçilerin emekli olması ve genç çırakların azalması gibi bir sıkıntının doğması; Wal-Mart Şirketinin Japonya birimi olan Seiyu için müşteri tabanının azalması anlamına gelmektedir. Japonya’nın hızlı büyüdüğü 1970’lerde Seiyu, Otsu’daki en önemli alışveriş caddesinde bir outlet açmıştı. İşlerin en iyi olduğu zamanda caddede 45 dükkan vardı. Caddenin ticaret grubunun başkanı Takehiko Terada, nüfusun yaşlanması ve azalmasıyla bu sayının 30’a düştüğünü belirtmektedir. Terada’nın “şoke edici” olarak tanımladığı sonuç ise, Seiyu’nun ilk önce alanını küçültmesi, daha sonra Nisan ayında ise tamamen kapanmak zorunda kalması olmuştur.

Ice Farm’dan Bay Green, Abercrombie&Fitch Şirketinin satışları ve hisse senedi fiyatlarındaki durgunluğun nedeninin “yırtık kotlar veya sıska modeller”in yaygınlaşmasından değil, şirketin müşteri potansiyelini oluşturan genç nüfusun azalmasından kaynaklandığını ifade etmektedir. 35-50 yaş arası kadınlara hitap eden Lululemon Athletica; baby boomer çağındaki beyaz erkeklere hitap eden Anheuser-Busch InBev’in Budweiser’i ve Harley-Davidson gibi firmalar da aynı zorlukları yaşıyorlar. Buna karşılık, 50’lerindeki bir Amerikalının ortalama 3.3 reçete yazdırırken bu sayının 65 yaşından sonra 4.4’e çıkması nedeniyle bu rüzgarın meyvelerini ilaç firmaları yiyecektir.

Önümüzdeki 35 yıl için nüfus trendleri zorlu görünmekle birlikte, değiştirilemez de değildir. Değişen sosyal davranışlar ve devlet politikaları doğum oranlarını artırabilir. Ekim ayında Çin tek çocuk politikasını terk etti. Ancak halen Singapur, Avustralya ve Quebec’in Kanada kısmı gibi bölgelerde daha büyük aileleri ve çalışan kadınların daha fazla çocuk sahibi olmasını hedefleyen maddi teşvik politikalarının sonuçları, doğurganlığı artırmanın ne kadar zor olduğunu göstermektedir. Bu bölgelerde her şeye rağmen oran, nüfusun kendi kendini yenilemesi için gerekli olan 2.1’in oldukça altında seyretmektedir. Daha yüksek doğurganlıkla bile, nüfus trendlerinin ciddi manada değişebilmesi için on yıllar boyu beklemek gerekebilecektir.

Alman Bundesbank’ın Başkanı Jens Weidmann’ın dediği gibi, “Almanya’nın doğum oranı on yıllardır düştüğü için, şimdi belki de çocuk sahibi olma düşüncesinde olabilecekler asla doğmamıştır”.

İşçi sıkıntısı çeken firmalar otomasyona yatırım yapmaya yönelebilirler. Sınırsız bir kırsal işçi arzı sayesinde Çin, dünyanın fabrika yatağı haline geldi. Ancak arz fazlasının artık daralmasıyla birlikte Çin’de ücretler hızla tırmanıyor ve birçok Çinli ihracatçı verimliliği artırmak için robotlara yöneliyor.

Bir diğer çözüm, göçü artırmaktır. Ancak yine bu durumun da birçok problemi vardır. Amerika’ya göçlerin en önemli kaynağı olan Meksika ve Çin’in kendi nüfusları da yaşlanıyor ve yurt dışında daha iyi bir yaşam hayali taşıyan toplulukları da azalıyor. Meksika’nın doğurganlık hızı 1970’lerin sonunda 5.4 iken şimdi 2.3’e düştü ve 2030’da aynen ABD gibi 1.9 olacak, yani kendi kendini yenileme oranının altına düşecek.

Yüksek doğurganlık oranına sahip ülkeler çoğunlukla Afrika ve Asya’dadır. Birleşmiş Milletlere göre 2050 yılında Hindistan dünyanın en büyük nüfusa sahip ülkesi; Nijerya 3. ve Endonezya 5. ülkesi olacak. Ancak birçoğu yine yoksul kalmaya devam edecek. Aslında, bugün dünya nüfusunun %9’unu oluşturan düşük gelirli ülkeler, 2050 yılında dünya nüfusunun %14’üne tekabül edecek. Dolayısıyla bu ülkeler, en fazla göçmen kaynağı olan ülkeler haline gelecek.

Birçok zengin ülkede, işçi çalıştıran işletmeler daha fazla göçmen için isteklidir. Ancak Uluslararası Para Fonu’na (IMF) göre, gelişmiş ülkelerin nüfusundaki yaşlı nüfus artış oranını dengelemek için, az gelişmiş ülkelerden göçle ilgili sekiz katlık bir artış olması gerekiyor. Mevcut göç oranlarına karşı direnci dikkate aldığımızda, politik olarak bu artışın pek mümkün olmadığı ortaya çıkıyor.

Yaşlanan nüfusla baş etmek için muhtemelen en umut verici yol, günümüz işçilerini daha uzun süre çalışmaya teşvik etmektir. Bu çözüm, ABD’deki %18’lik oranla karşılaştırıldığında 65 yaş üstü çalışanların %22 olduğu Japonya’da zaten kanıtlanmış bir yöntemdir. Bu çözüm yolu, ABD ve Avrupa’da daha geç emekli olabilecek potansiyel işçi yığınlarının varlığından doğmaktadır.

İş hayatı, daha yaşlı bir işgücüne uyum sağlamak zorundadır. Alman otomobil üreticisi BMW, 2017 yılında daha yaşlı işçi profili olacağı beklentisine uyumlu olacak şekilde, 2007 yılında şanzıman üretim hattını yeniden tasarladı. Değişiklikler arasında, ahşap döşemeler ve eklem gerginliğini gidermek için özel ayakkabılar; küçük parçalarla çalışmak için esnek büyüteçler ve bilgisayar ekranlarında daha büyük yazı karakterleri gibi yenilikler vardır. Değişiklikler, yaşlı çalışanların üretkenliğini minimum maliyetle genç işçilerin üretkenliğine yükseltti ve bundan sonra da şirket genelinde uygulandı.

Nitekim birçok araştırma, yaşlı işçilerin en az genç işçiler kadar ve hatta bazen onlardan daha üretken olduğunu göstermektedir. Bundesban’tan Bay Weidmann’ın dediği gibi: “Gençler daha hızlı koşabilir ama yaşlılar kestirme yolları bilir”.

Kaynak: The World’s New Population Time Bomb: Too Few People

1 Yorum

Yorum yapmak için tıklayınız

  • Güzel çeviri olmuş elinize sağlık hocam. Yaşama şartları sürekli zorlaşmaya devam ediyor. Göçmen sorunlarının önüne geçmek için fakir ülkelerin refah seviyesi artırılması kaçınılmaz gibi görünüyor. Hadi biz 30’lu yaşlara yaklaştık kurtardık iyi, kötü… Bizden sonraki nesillere daha zor bir dünya bırakıyoruz…