‘Socialmediaman’’in Halet-i Ruhiyesi Üzerine

Bilgisayarların, internetin, akıllı telefonların ve sosyal medyanın yön verdiği hayatlarımız son 15 senede tarifi imkansız bir biçimde değişti. Neredeyse bütün dünyanın içine gönüllü olarak girdiği (dilerseniz düştüğü) bir ağdan (network) bahsediyoruz. İlk e-postanın gönderilmesinin üzerinden 45 yıl geçmiş.(1971) Google 1998 de Wikipedia 2001 de kurulmuş, Facebook Facebook olalı 11 yıl olmuş, Twitter 2006 kurulmuş, ilk Türkçe tweet ise 2011 de atılmış.

‘Ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat/ Herşeyi gördüm içim rahat diyordu’ şair. Gördüklerini anlamaya ve yorumlamaya ‘vakti’ olmayan insanlar için artan iletişimle azalan haberdar olma halinin koşut oluşu içimizi sıkan, daraltan kaçılmaz/kaçınılmaz bir gündeme, boyunlarımıza asılı/takılı sosyal medya yaftalarımız, bizi boğan bir kemende dönüşüyor.

Ünlü tarihçi Eric Hobsbawm 20. Yüzyılı ‘Kısa Bir Yüzyıl’ olarak değerlendiriyor (1914-1991) ve Aşırılıklar Çağı olarak (Age of Extremes) tavsif ediyordu. 1991-2016 arasında yaşadığımız çeyrek asırlık dönemi nasıl isimlendirebiliriz? İletişim devrimiyle birlikte ‘Düşünüyorum öyleyse varım.’ (Cogito ergo sum) noktasından ‘Görünüyorum öyleyse varım.’ noktasına evrilen düşünce ve tasavvur dünyası, ‘göz merkezli’ bir yaşam tarzı küre çapında hakimiyetini tesis ederken, olan biteni anlamak için kilit role sahip düşünürlerden birini; Jean Baudrillard’ı,-özellikle de Simülarklar ve Simülasyon isimli ‘göz kamaştırıcı’ eserini- okumamız gerekiyor:

‘Simülakr: …Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm.
Simülasyon : Bir araç, bir makine, bir sistem, bir olguya özgü işleyiş biçiminin incelenme, gösterilme ya da açıklanma amacıyla bir maket ya da bir bilgisayar programı aracılığıyla yapay bir şekilde yeniden üretilmesi.’… ‘Gerçeğin tüm göstergelerine sahip, gerçeğin tüm aşamalarına kısa devre yaptıran kusursuz, programlanabilen, göstergeleri kanserli hücreler gibi çoğaltarak dört bir yana savuran bir makineden…’ bahsediyor Baudrillard.

Sosyal medya analizine dönecek olursak insana sık sık ‘Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.’ ayetini (Hucurat-6) düşündürten zamanları yaşıyoruz diyebiliriz. Mark Twain’in; ‘Doğru pabucunu giymeden, yalan dünyayı dolaşır.’ sözüne en çok hak verilecek zamanları. İnsanlar ‘mağara duvarlarına yazılıp çizilenleri andıran’ bir biçimde Facebook, Twitter vb. ‘duvarlarına’ sürekli bir şeyler yazıp, çiziyorlar. ‘Kimlikleri’, kim oldukları ‘duvarlarına’ yazıp çizdikleriyle anlaşılıyor. Ortaya ‘socialmediaman’ olarak tanımlayabileceğimiz yeni bir tür insan modeli çıkıyor. (Socialmediaman kavramlaştırması bize ait.) Bu insan türünü ve sosyal medyanın tarihçesini aşağıdaki iki görsel çarpıcı bir biçimde anlatıyor:

social media history

human

Sosyal Medyanın Kısa Tarihçesi İnfografik

Sosyal medyanın birkaç temel ilke üzerinde yükseldiğini söyleyebiliriz :

Hızlı, basit, kolay anlaşılabilir, kolay yaygınlaşabilir, kısa ve sığ olmak. Bu ilkelerin hepsi bir aradayken bir anlam ifade eder. Birinin bile oyuna dahil olmaması durumu ‘oyunu’ bozar.

Bugün sosyal medyanın kendisinin, doğurduğu sorunlarla karıştırılması çok sık tekrarlanan bir ezber hatadır. Asıl sorun sosyal medya adı altında yayılan ‘yalanlara’ gösterilen rızadır. Asıl sorun sosyal medya adı altında; Acıyı da sevinci de yaşamaya engel, içimizin kanamasına mani olan duyarsızlık salgınının ruhlarımıza hakim olmasıdır. Hayatı fotoğraf karelerine, anlık etki-tepkilere bölen ve samimiyeti yok eden bir çılgınlığın hayatlarımızı ele geçirmesi, mahremiyeti ortadan kaldıran, vicdanları uyuşturan, gösterileri ve göstermeciliği kutsayan şekilcilik ve teşhircilik temelli bir mekanizmanın, ‘sanal demokratik saltanatını’ inşa etmesidir.

Sanal ‘odalara’ saklanıp hakikati tahkir ve tezyife yeltenmek, yalanlar uydurup kendi uydurduğu yalana inanmak, zannı, şüpheyi, fitneyi körüklemek, alay edilmedik, hor görülmedik, aşağılanmadık insan dahil hiçbir değer bırakmayıp, insanların yüzlerine söyleyemediklerini klavyelerine söyletecek kadar cesur olmak (!) sadece ‘gölge varlıkta var olanların’ alamet-i farikasıdır. Bu tür insanların içine hapsoldukları halet-i ruhiyeyi Hucurat Suresinin 11 ve 12. Ayetlerini okuyarak daha iyi anlayabiliriz:

‘Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.’
(Hucurat, odalar demektir.)

Böyle bir düzende aşağıdaki örnekte olduğu gibi ironinin ironisi gerçeğin gölgesine dönüşebilmektedir:

necipfazıl-mevlanaTraji-komik olan, Türkçesiyle; insanı acı acı gülümseten nokta, bugüne kadar Batı’nın meydan okumalarına Batının kavram ve düşünce şablonları üzerinden cevap verme yoluna giden aydınlarımız-okumuş yazmışlarımız gibi, internet eleştirisini internet üzerinden yapmak, sosyal medya eleştirisini sosyal medyada yaymak gibi sistem içi manevralara mahkum oluşumuzdur. Bu durum fikri anlamda eleştirdiğimiz şeyleri/eleştirdiklerimizi tahkim etmemize yol açan bir ‘ağ’ın, bir fasit dairenin içinde yaşamamıza sebep oluyor. Bu ağdan, bu kısır döngüden kurtulmanın yollarını aramaksızın söylenecek her söz laf u güzaftır. ‘Sanal dünyalara’ hapsolan, ‘takma adların’ ardına gizlenen insanın ortaya çıkardığı kötülüğü gecenin karanlığında bile görüp tanıyamayacak her göz, bahsedilen kötülüğün yaygınlaşmasına yol açan, ‘Elemin zikri de ayrı alemdir.’ kabilinden bakışlara sahip bir göz olacaktır.

Yaş ortalaması 12-13 olan çocuklarla dolu bir internet kafede tamamladığım bu yazı burada bitiyor. ‘Socialmediaman’i teşrih çabamız ise sürecek.

Yorum Ekleyin

Yorum yapmak için tıklayınız