Sahip Olmaların Tedaileri

‘Sahip olmak’. Anne babaya sahip olmak. Eş ve evlatlara sahip olmak. Mal ve metaya sahip olmak. Mülk ve meskenlere sahip olmak. İş ve mesleğe sahip olmak. Bir topluluğa, cemaate, derneğe, partiye, kavme ve yada millete mensup olmak. Sahiplikler, aidiyetler, ilişkiler…
Bu dünyadaki sahiplikler, aidiyetler ne kadar gerçek ? Aidiyetler ne kadar sağlam ? İlişkiler ne kadar kalıcı? Sahip olmak. Eskiler malik olmak derlerdi. Kelimelerimize bile sahip çıkamıyoruz oysa ki. İnsanoğlunun yeryüzü macerası sırasında evlenmek (bazen de evlenememek) , çocuğunun olması (bazen de olmaması) en zorlu imtihanlardan. Kişi için kendisinin ve ailesinin sağlıklı olması en büyük nimetlerden biri. İşinin tıkırında olması düzeninin kurulu ve berdevam olması en önemli rahatlıklardan biri. Bununla birlikte bütün saadetlere bitişik korku ve endişeler hayatın özünü oluşturuyor galiba. En sağlamından bir örnek verelim: Evlat sahibi olunca yaşanan mutluluk ile insanın içine yerleşen, insanın içini kaplayan duygu sıradan değil adeta ‘varoluşsal bir endişe’. Şu şiir mevzubahis hislere ne kadar güzel tercüman oluyor:

Ne acı, kaybetmek için sahiplik!
Ölümlüyü sevmek, ne korkulu iş!..
Hayat mı, püf desen kopacak iplik,
Çıkmaz sokaklarda varılmaz gidiş.

Ve Tevbe Suresi’nin 24. Ayetinde Rabbimiz kıymet ölçülerimizi nasıl hesaba çekmemizi istiyor:

De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.

Yaşıyor olduğunu fark eden insanın en temel problemi ölüm gerçeği, ölecek olması. Bizim için hayatı anlamlı kılan da, insan anlamsız şeylerin peşinde koşarak ömrünü tüketiyor dedirten de aynı problem. Aynı eskimeyen gerçek.

Din, bilim, felsefe ve sanat hep aynı temel soru(n)lar etrafında deveran eden akleden, düşünen, çalışan ve üreten insanoğlunun Allah’ı, varlığı, kainatı ve kendisini bilmesi tanıması gayesine hizmet ediyor. Pascal; Bana filozofların değil, peygamberlerin haber verdiği Allah gerek diyor. İnsanı çarpan bu söz gönlümüze İsmet Özel’in Naat’ından bir mısrayı düşürüyor: ‘Nerdedir yerle gök arasındaki ulak nerde biz ? ‘ Hayattan, ölümden ve ötesinden haberdar eden peygamberleri bize sevdiren ve gönderdiği peygamberler bize bu dünyada ne aradığımızı açıklayan Allah’a iman etmedikten sonra çıldırmaktan başka seçenek var mı? Hölderlin şairlere has derin bir kavrayışla hayatın özünü birkaç kelimeyle nasıl ifşa edebiliyor?: ‘Biz hiçiz aradığımızsa herşey!’

Felsefe Bilim Nedir ? kitabında Teoman Duralı Dostoyevski’yi iç yakıcı bir cümleyle anlatıyor: ‘Kişi debelendiği kötülük ile erişmeye çabaladığı ilahi nur arasında yarılmış bir iç alemin elemini yaşar.’ Bu iki cümle; Alman şairin söylediği ve Rus romancıyı söyleyen iki cümle aylardır kalbimin içinde birer kor misali içten içe yanarak ve içimde bir şeyleri tutuşturarak dolanıyor.

Albert Camus; Son mahkemeyi bekleme kendini her gün yargıla ‘buyuruyor’. Ne kadar da tanıdık ne kadar da ‘yabancı’ bir söz. Bütün bu sorgulamalar yapılmaksızın, kendini yargılamaksızın, hiç olduğunu unutmadan herşeyi aramaksızın yaşamak da mümkün elbette. Aramaksızın, bulmaksızın, kaybetmeksizin, terk etmeksizin, düşünmeksizin yaşamak. Peki anlamlı mı ?
Şan Allah’ındır benim olan tek şey günahlarımdır diyordu Malcolm X. Böyle bakmayı başarabilen insan ‘emin’ insan olma yolunda en zorlu tepeyi tırmanmış demektir. Sadece başkalarının hayatlarına, hatalarına konsantre olmak, ‘burayı’ mutlak rahatlığın, mutluluğun ve huzurun adresi olarak görmek ise bizatihi mutsuzluk ve huzursuzluğa sebep olur.

Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır. Mutlu olmak için burada dünyada olduğumuzu sanmak. Arthur Schopenhauer

La vraie vie est absente./Gerçek hayat burada olmayandır. Arthur Rimbaud

Sahip olduklarımız ne kadar bizim? Malik olmaya ve esas mülkiyet problemine ilişkin sahici bir sorgulamanın imkanları nelerdir ? Yeni hayat düzeninin sunduğu (ya da dayattığı) kimlikler ve ilişkiler arasında bocalayan günümüz insanı için anlam arayışı her zamankinden daha çetin gözüküyor.

Yorum Ekleyin

Yorum yapmak için tıklayınız