Prof. Dr. Taner Berksoy Hoca ile Röportajımız

İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nden Doktora ve Yüksek Lisans eğitimi almıştır. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde İktisat Fakültesi’nde yapmıştır.
1987-1997 arasında Marmara Üniversitesi İİBF’de Ekonomi Bölüm başkanlığı ve Dekan yardımcılığı
1999-2005 arasında Bilgi Üniversitesi İİBF’de dekanlık yaptı.
2006-2011 arasında ise Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde dekanlık görevinde bulundu.
2012-2014 döneminde de Okan Üniversitesi İİBF dekanı olarak görev yaptı.
2014 yılı Ağustos ayından bu yana Piri Reis Üniversitesinde öğretim üyeliğine atandı. Prof. Berksoy Denizcilik İşletmeleri Bölümü Başkanlığı ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü görevlerini de yürütmektedir.

Taner Berksoy’un araştırma alanları Makroekonomi, Ekonomi Politikaları ve Türkiye Ekonomisi alanlarını kapsamaktadır.

NTV’de yayınlandığı süre içerisinde Asaf Savaş Akat, Deniz Gökçe ve Mahfi Eğilmez ile birlikte “Ekodiyalog” programında yer alan Berksoy, halen farklı televizyon kanallarında ve gazetelerde güncel ekonomi yorumlarına devam etmektedir.

Bizde son dönemde merak edilen soruları sizin için Prof. Dr. Taner Berksoy hocamıza sorduk keyifli okumalar..

1- Çin’deki büyümenin yavaşlaması ve tekrardan aynı büyüme oranlarını yakalayamaması ABD ekonomisini depresyona sokar mı?

Şimdi öyle bir olasılık yok. Yani Amerikan ekonomisine depresyon etkisi yaratacak kadar olacağını sanmıyorum. Uzun dönemde Çin’in yavaşlaması bir miktar dünya ekonomisinin işine gelecektir. Çin’deki yavaşlama tam anlamıyla konjonktürel değil, büyük ölçüde Çin’in kendi içindeki bir yapı değişmesidir. Bu paradigma değişmesi tamamlandığı zaman Çin daha piyasa dostu, daha batı yanlısı bir şey olacak. Tabi zorlamayla elde edilen yüzde 10 yüzde 11 büyüme oranları olmaz. Ama tahmin ediyorum uzunca bir süre Çin yüzde 5 yüzde 6 hızla büyür. Bu da dünyayı rahatsız etmez.

2- Peki Çin’deki bu durumun devam etmesi dünya ekonomisini nasıl etkiler?

Devam edebilir de sonlanabilir de. Çünkü Çin merkezin etkili olduğu komünist bir ülkedir. Kim merkez siyasetine egemen olursa süreci o götürüyor. (Şimdi hemen hemen aynı risk merkezin etkili olduğu Suudi Arabistan’da ortaya çıkıyor.) Nitekim bu daha iç talebe dayalı, daha ekonominin kendisine dayalı bir büyüme paradigmasına geçiş son kongrede ortaya çıktı. Şimdi bu merkezi yapının sahipleri siyasi güçlerini devam ettirdikleri takdirde herhangi bir kesinti olmadan gider ve belli bir sona ulaşır, ama bir nedenden siyasi sorun çıkarsa ki çıkar, çıkıyor da. Ondan sonrası belirsiz ne tarafa devineceği belli olmaz. Onu bence belli bir süre daha, en az 3-5 sene izleyeceğiz. Yani çok ümitli olunabilir fakat o kadar ümitli olmamak için de nedenler var açıkçası.

3- FED’in parasal genişlemesinden sonra piyasalarda bir hareketlilik yaşandığını görmekteyiz. Fed’in bu kararı sürdürülebilir mi? Bu karardan gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler nasıl etkilenir?

Şimdi yanlış anlamamak için soruyorum şunu demek istiyorsunuz. FED’in parasal genişlemesi hemen hemen durdu gibi ve tersine dönüyor. Şu andaki süreç genişlemeyi tersine çevirmek, parayı bir miktar geriye çekmek. Çünkü FED krizle beraber 2008 den sonra çok hızlı bir şekilde kendi bilanço büyüklüğünü, varlık aktif büyüklüğünü 650 milyon dolardan 4 trilyon dolara çıkardı. Yani bütün dünyaya para pompaladı. Tabi küreselleşme o parayı olduğu yerde bırakmadı, hemen hemen biz de dahil her tarafa bir miktar dağıldı. Şimdi FED ilave para vermeyerek bunu durdurdu. Aralık gibi faiz artırımı yapacağının sinyallerini verdi. Daha sonra faizi yüzde 0,25 yükselterek geri çekmeye başladılar. Oradan sonra durdular. Yani Amerikan ekonomisinde kararsızlık var. Bence FED’in tamamen kendisini yani Amerikan ekonomisinin kendisini canlandırmak için yaptığı bu iş bizim türümüzde ülkelere hem parasal genişleme varken zarar veriyor hem geri çekilirken zarar veriyor.

Şunu söylemek istiyorum parasal genişlemede bol para ve neredeyse sıfıra yakın faiz var, herkes bundan yararlanıyor, herkesin keyfi yerinde. Bunun yanında büyüyemeyecek ekonomiler bile büyüyor, böyle bir uyuşukluk hali. Ben bunu madde bağımlılığına benzetiyorum. Hani maddeyi aldığınız zaman bütün dünya pespembe olur. Durduğu zaman sıkıntı olmaya başlar. Şimdi durmayı da geçtik parayı geri çekecekler ve çok büyük sıkıntı alacağının başlangıç işaretleri var. FED ilk sinyali 2013’ün Mayıs ayında verdi. O zamanki başkan Bernanke dediki; çok genişledik, bu neticede büyük bir enflasyon doğurur, bir dengesizlik yaratır bunu belli bir şekilde yavaş yavaş çekmemiz lazım. Sanki dünyaya atom bombası atılmış gibi oldu. Çünkü paranın gelmemesi büyük risk. Sadece gelmemesi değil bir de gidecek olması bizim gibi gelişmekte olan ekonomilerde çok büyük tepkiye sebep oldu.

Bu durum aynı zamanda Amerikan ekonomisinde de tepkiye sebep oldu ve sonra tekrar değerlendirildi. Dediler ki bizim bu yapacağımız iş çok riskli herkesi bir yönünden ilgilendiriyor. Dolayısıyla bunu yavaş ve yayarak yapalım. FED hala aynı noktada yeni bir faiz artırımı yok. Çünkü Amerikan ekonomisinin verileri çok düzelmedi. Kararsız enflasyon olduğu yerde duruyor bir miktar enflasyon istiyorlar, istihdam biraz iyi gidiyor ama cesaret edemiyorlar. Ayrıca şöyle bir sıkıntıları var bunu yeni yeni söylemeye başladılar. Avrupa zaten büyüyemiyor, henüz bir canlanma yok. Onun dışında Çin eskisinden daha yavaş büyüyor. Gelişmekte olan ülkeleri de durdurduğunuz takdirde Amerikan ekonomisini durdurursunuz. Çünkü Amerikan ekonomisi dışarıya mal satarak büyüyor. Onun için onun çok ihtiyatlı yapacaklar gibi görünüyor ama sizin sorununuz yararlı mıdır dediğinizde ben bunu Dünyada da çok yazdım. Gelirken de zararlı, çünkü gelirken şunu yapıyor bir anda ekonomiyi dövize boğuyor, kıyamet gibi dolar geliyor ve ulusal para ciddi şekilde değerleniyor. Çıkarken ise bu defa tam tersi oluyor çıkışta ulusal para ciddi şekilde değer kaybediyor. Aslında her ikisi de zararlı. Mesela değerlendiğinde biz ihracattan tıkanıyoruz, bizim ihraç mallarımız daha pahalı bir hale geliyor. Tersine dolar geri çekilirken de ithalattan da sıkıntı oluyor. Biz her durumda da hafif bir sopa yiyor gibiyiz. Benim tercihim keşke bu süreci bir an önce tamamlasalar normal makul bir para düzenine dönüşse. Bu hem Amerikan ekonomisi hem de bana kalırsa dünya ekonomisi için özellikle bizim türümüzde ülkeler için iyi. En azından bu bağımlılık bir miktar azalır.

Editör: Hocam doğru anladım değil mi kendi açısından da faiz artırımı yok yani büyümesinin yavaşlamasından dolayı?

Şimdi iki tane sıkıntı var bir tanesi krizden Amerikan ekonomisi (öteki büyük ekonomiler de öyle, hiçbir ekonomi) tam anlamıyla çıkamadı. Ben bunu büyüyememe sendromu diye tanımlıyorum. Bu bütün ülkelerde var. Büyüyememeden kastım şu; hepsinin bir potansiyel büyüme oranı var (bizimki yüzde 4.7 civarında bir şey) o potansiyele bir türlü çıkamıyorlar. Gelişmiş ülkeler yüzde 2-3 civarında kalıyor. Amerikan ekonomisinde aynı sıkıntı var. Korktukları şey, gelişmekte olan ülkeleri rahatsız edecek bir şey yaparlarsa, oradaki talep daralırsa zaten düşük olan büyüme hızıları daha da düşer. Amerikan ekonomisinde de büyüme tam yerleşik değil, onu korumaya çalışıyorlar. Gelişmekte olan ülkeler açısından da para öyle aniden daraldığı zaman tam anlamıyla tepetaklak oluyoruz. Bundan en büyük zararı da Avrupa görür zannediyorum. Avrupa’da bir duraklama olursa biz zaten ondan çok etkileniyoruz, Amerikan ekonomisi de çok etkilenir. Dolayısıyla Amerikalıların tek tek aman Türkiye’ye ne olur aman Pakistan ne olur diye bir kaygıları olduğunu zannetmiyorum. Ama genelde böyle bir etki ortaya çıkarsa bize fren olur, büyüyemez gibi bir kaygı var.

4- Türkiye ekonomisine baktığımızda son yıllarda büyüme oranlarında ve diğer makro ekonomik göstergelerde bir istikrarsızlık söz konusu. Bu bağlamda son dönem Türkiye ekonomisini nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye ekonomisinin özelliğine bir önceki soruda değindik. Şöyle bir egzersiz var İsterseniz siz de yaparsınız. Türkiye ekonomisinin 8-10-12 senelik büyüme oranlarını bir grafiğe koyun, bir de sermaye girişi verilerini bir grafiğe koyun sonra iki grafiği üst üste getirin hemen hemen çakışıyor. Yani dışarıdan kaynak geldiği zaman büyüyoruz, durduğu zaman yavaşlıyoruz ve gittiği zaman tersine dönüyoruz. tabi bunun temelli bir sebebi yapı sorunu, tasarruf yetmezliği sıkıntımız var. Biz dünyada tasarruf oranı en düşük olan ülkelerden bir tanesiyiz. Dolayısıyla bizim büyüme ilişkimiz zaten yapı dolayısıyla ince bir ipin üzerinde yürümek gibi. Son yıllarda iki şey var bizi etkileyen. Bir tanesi FED. Sadece bizi değil bütün bize benzeyen ülkeleri etkiliyor. İkincisi de tabi FED’in dışında da dışarıdan sıcak para geliyor. Bizim portföy yatırımı dediğimiz yatırımlar geliyor. Tabi portföy yatırımının hesabı gayet açık görece bir istikrar olacak, faiz ya da varlık getirisi yüksek olacak, girişinde ve çıkışında herhangi bir engel olmayacak, istediği zaman gelecek ve istediği zaman çıkacak. Şimdi bu şekilde baktığınızda bizde giriş çıkışında halen bir problem yok. Ama konuşmalar bir miktar problemli gibi konuşulmaya başlandı. Onun dışında bizde iki çok ciddi risk var. Bir tanesi bizim bu jeopolitik risk dediğimiz risk. Coğrafyada Türkiye’ye bakın hemen hemen her yer sorunlu. Sadece sorunlu değil gittikçe de sertleşen sorunlar bunlar. Mesela bizim Yunanlılarla da sorununuz vardır Kerbela’dan beri vardır ama öyle büyük bir sonucu da olmaz. Ama öyle değil mesela Ruslarla sonucu oluyor, Suriye ile sonucu oluyor, Irak’la sonucu oluyor. İran ile zaten gerginiz. Burası riskli bir iklim, artı bu gerginlikler içeriye de gelmeye başladı. İçeride patlayan bombalar vesaire. Tabi bunlar risk algısını çok ciddi şekilde etkiliyor. Ben öğrencilerime de söylüyorum elinize 500 milyon dolar, 1 milyar dolar fon geldi bunu bir şekilde kullanacaksınız. Türkiye’ye gelir misiniz? Meydanlarında bombalar patlıyor, güneyinde savaş oluyor, yukarıda Ruslar var, aşağıda ötekiler var ve müthiş de bozuk bir ilişki ağı var. İlişkiler düzgün olsa belki yine bir şeyler olur. Türkiye’ye dönük risk algısı son 4 senede epeyce bozuk. Bu hem içeride yatırımın hevesini kırıyor, yatırım yapılmıyor. Özel sektörün yatırımları hemen hemen durmuş gibi. Yeni değil, bu seneye özgü bir şey değil. Geçen sene de öteki sene de böyleydi. Artı dışarıdan FED’in adım atmasının dışında kürede dolaşan sermayeden bize ulaşan kısım epeyce azaldı. Bu önemli. Geçtiğimiz sonbahardan başlayan süreçten itibaren çıkmaya da başladı. Bildiğim kadarıyla sonbahardan sonra Mart ortasına kadar 2 milyar dolara yakın para çıktı. Gelen sermaye kaçtı. Dolayısıyla bu iklim çok kötü bir iklimdir. Büyüme açısından da kötü. Bizim ayrıca büyüme bağımlılığımız var, o paraya ihtiyacımız var. Sizin sorunuz son birkaç sene Türkiye ekonomisinin performansı nasıldı. Büyüyemiyor. Bizim potansiyelimiz yüksek 4.7 gibi büyüyebiliyoruz ama en iyi büyüdüğümüzde bir bakıyoruz 3 bilemedin 4 e yakın bir rakam çıkıyor, potansiyelimizi gerçekleştiremiyoruz. Bu bir sene olsa tamam ama sürekli olduğu zaman belli kayıplarla gidiyorsunuz demektir. Küredeki konumunuzu kaybedersiniz.

5- Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak Türkiye ekonomisinin orta gelir tuzağında olduğu tartışılmaktadır bununla ilgili düşünceleriniz nelerdir? Bu kapsamda ne gibi yapısal reformlar yapılmalıdır?

Biz bir miktar hesaplamayı değiştirerek, bir dönem sürekli büyüyerek 10 bin doların üzerine geldik. 10 bin dolar bir sınır kabul ediliyor. Teorik açıklaması yok, tamamen gözleme dayalı bir şey var ülkeler 10 bin dolar sınırına geldikleri zaman duruyorlar. Ve o 10 bin doları çok zor aşıyorlar. Onu aştıkları takdirde ondan sonraki 10 bin dolar daha kolay. Dolayısıyla orada bir orta vade eşiği var. Biz gelip orada takılmış gibi görünüyoruz. Demin anlattığım nedenlerle, son bir kaç senedir çok düşük büyüme hızımız var. Büyüyemiyoruz. Ayrıca 10 bin dolardan yanlış hatırlamıyorsam 2015 yılı sonunda 9.600-9.700 gibi dolarlara indik. Yani 10 bin dolar sınırının da altına indik. Bu çok ciddi bir tehlike sinyalidir. Çünkü onun dışındaki bütün dinamikler çalışıyor nüfusu artıyor, işgücü artıyor vesaire. Yani ciddi durağanlık olur diye düşünüyoruz. Ama sorunun içinde çözümü de var zaten; nerede takıldıysanız oradaki yapıyı değiştireceksiniz. Bunlardan bir tanesi müthiş bir tasarruf eksiğimiz var, tasarruf etmiyoruz. Ben hep söylerim bizim tarihsel büyüme modelimiz tüketim üzerine dayalı. Yani içeride üretiyorsunuz ithal ikamesi yapıyorsunuz, içeride ürettiklerinizin verimi düşük, rekabet şansı yok. Dolayısıyla yaşaması için içeride tüketilmesi gerekiyor ve bütün ağırlığı tüketime veriyorsunuz. İnsanlarda tasarruf etmiyorlar. Böyle bir yapımız var. Şimdi bunu dönüştürmek, tasarrufa ağırlık vermek gereklidir. Tasarruf da en iyi ihracat ile olur. Çünkü tasarruf tabiri mazur görün gelirinizin yemediğiniz kısmıdır. İhraç ederseniz de yiyemezsiniz ve tasarruf etmiş olursunuz. Bilmiyorum bu yönde bir hazırlık var mı, rastlamadım da açıkçası. Bir 2023 hedefleri var, hedef daha çıkar çıkmaz ertesi gün teklemeye başladı. Çünkü bizim plan pratiğimizde bir alışkanlığımız var. Biz ekonomiyi düzenlemeyi bu üç olacak, bu beş olacak, bu sekiz olacak onları sıralamayı biliyoruz sonrasında altına imza atıyoruz tamam. Öyle olmaz, nasıl olacağını da bir şekilde çözümlemeniz lazım. Bizde o genellikle yoktur büyüme hızını yüzde 7 ye çıkaracağız. Nasıl yapacaksınız peki ? Onunla ilgili dinamik yok. Demin de söylediğim şu anda gelip takıldığımız noktalardan bir tanesi özel sektör yatırım yapmıyor. Ama dönüp baktığımızda yatırım uzun vadeli kararlarla olur. Şimdi parayı yatıracaksınız 3-5 sene sonra sonucunu alacaksınız. Siz gençsiniz beş sene sonrasını görüyor musunuz? Görmüyorsunuz, görmüyoruz, yabancılar da görmüyor. Yatırım profilini görmeyen kimse yatırım yapar mı? Yapmaz değil mi. O ya dışarı gidiyor ya finans kesimine gidiyor, bekliyorlar. Orayı çözmek lazım. Nasıl çözeceğiz? Bu karar ufkunu bu kadar karartan ne; riskler. O zaman o riskleri düzelteceğiz. Biz riskleri çözeceğimize onları daha da koyulaştırıyoruz, daha ilave riskler yaratıyoruz. Böyle bir sıkıntımız var yoksa Türkiye ekonomisinin potansiyeline baktığınızda büyüyebilen bir ekonomi. Ve İnsan kaynağını yetiştirmede sıkıntımız var. Daha da sıkıntılı hale geliyor ve geldi de. Eğitim sistemimiz, herkesi tek tip eğitmek gibi eğilimimiz var. O da eski bir alışkanlıktan kaynaklanıyor. O yaşta çocukları kategorize etmeyi sevmiyoruz. Onun yerine alelade bir sınavla karar veriyoruz. Buralarda ekonominin sıkıntıları var. Önce güven vermek lazım. En azından riskleri nasıl göğüsleyeceklerini söylemeniz lazım, onu söylemediğiniz gibi ertesi gün de bir risk daha patlıyor. Söylemi değiştirmemiz lazım. Bunları yaptığımız zaman Türkiye’nin potansiyeli var. İnşallah sizler yaparsınız.

Prof. Dr. Taner Berksoy
Prof. Dr. Taner Berksoy

6- Ülkeler açısından son yıllarda değer yaratma paradigmasının değiştiğini görmekteyiz bunun en önemli büyük göstergeleri Whatsapp, Facebook, Twitter gibi dünya çapında teknoloji tabanlı şirketlerin ön plana çıkmasıdır. Buradan hareketle geçtiğimiz aylarda gündeme gelen Sanayi 4.0 hakkında ne düşünüyorsunuz. Türkiye’nin Sanayi 4.0 a geçmesi ve adapte olması için neler yapılabilir.

Şimdi bakın Sanayi 4.0 yeni bir sanayi devrimi. Onun ima ettiği şey o. Açıkçası sizin dediğiniz WhatsApp, Twitter vesaire var bunun içinde o bir teknolojik dönüşüm.Ama daha önemlisi üretimde bir teknolojik dönüşüm var. Nanoteknoloji dediğimiz minimum büyüklükte makine işlevi görecek aletler, birbiriyle konuşan makinalar, tahmin yapabilen makinalar üretmek ve bunları endüstride kullanmak. Şimdi bakın ben sizin yaşınızda okurken daha henüz birinci sanayi devrimi ikinci sanayi devrimi konuşuluyordu. Nedir o? Çok büyük fabrikalarda üretim yapılması. tabi fabrikaların oluşturulabilmesi için ciddi sermaye yatırımı gerekiyor. Bizim türümüzdeki ülkelerde öyle bir birikim olmadığı için biz hep şöyle düşünürdük; oraya yetişemeyiz, o büyüklükte bir yatırım bizde olmaz. Şimdi bu 4.0 o büyüklüğü azalttı. Yani 3 tane yazılım, iki tane ufak çapta makine mesela 3D işi görüyor. Şimdi bu ulaşılamayacak bir şey değil. Bana yapılabilir gibi geliyor açıkçası. Yani yeni bir sanayi devrimi daha rahat yaşanır gibi geliyor. tabi onu da kendi haline bırakmamak lazım. Bir miktar teşvik etmek lazım. Bizdeki teşvik modeli de şöyledir; eskiden kalmadır neyi teşvik ediyoruz kimse bilmez. Çünkü her şeyi teşvik ediyoruz. Tarımı teşvik ediyoruz, illerin büyümesini teşvik ediyoruz vesaire. Şimdi teşvik dediğiniz şey kaynak aktarmak, kamunun topladığı kaynakları belli masraflarla özel alanda kullandırmaktır. Bu kadar yaygın yaptırdığınız zaman herkese kaynak aktarıyorsunuz. İlk olarak aktardığınız kaynağın ölçeği küçülüyor. İkincisi herkese teşvik edince hiçbir şeyi teşvik etmemiş oluyorsunuz. Mesela AK Parti’nin ilk dönem yönetiminde dendi ki; tamam teşvik yapalım. illerin gelişmelerini teşvik edelim. Ama geri kalmış illeri hepsini birden değil. Nasıl Yapalım? 18 tane il seçildi bu çok tipik bir örnek ondan sonra konuşulmaya başlandı araya heyetler girdi giden gelen oldu önce 30 da ondan sonra 40 a çıktı 43 te bağlandı yanlış hatırlamıyorsam 43 ile teşvik yapacağım demek hiçbir şey yapmıyorum demek. Nitekim etkili olmadı. Onun için teşvikte nokta atış yapmak lazım. 3D nokta atışa uygun bu yapılabilir ve sanıyorum teşviğin maddi boyutu da eskiye göre dehşet boyutta büyük.

Hocam burada zor olan insan yetiştirmek değil mi sermaye eskisi kadar büyük değil ama en zor olan insan yetiştirme nasıl çözümlenecek.

Tam oraya gelecektim şimdi sermayenin yatırıldığı makine aksamı çok küçüldü. Çok daha kullanılabilir ve erişilebilir hale geldi tamam, ama bunu, yazmışsınız soruda, Twitter WhatsApp gibi teknolojik gelişme ile birlikte yapıyorsunuz. O teknolojik gelişme bilgi gerektiriyor. Yani o bilginin yüklendiği insanları yetiştirmek gerektiriyor. Şimdi bakıyorsunuz “biz bunu yaparız, bunları ayarlarız, yaparız”. Peki arkanı döndüğünde bunu yapabilecek insan gücün var mı? Henüz hazır değil açıkçası. Benim kanaatim gittikçe de uzaklaşıyoruz. Daha başka başka alanlara gidiyor bizim eğitim eğilimimiz bunu değiştirmek lazım. İlk önce insan alt yapısını değiştirmek lazım .Şimdi nüfusun tamamını buna uygun teknoloji bilgisi yüklenmiş hale getiremeyiz ve hiçbir yerde de böyle bir merak yok. Zaten bir yaştan sonra seçe seçe belli insan gücüne bu bilgi yüklensin. Dolayısıyla şunu kastediyorum, bunların hiçbiri yapılamayacak şeyler değil yapılabilir şeyler. Ama ona göre şey yapmak lazım.
İkincisi bugün karar versek hadi yapalım, desek insan yetiştirmek 20 yıl, biz buna her geciktiğimiz gün 20 yıl artı bir gün oluyor. Bunun için bir an evvel karar vermek lazım. Nasıl karar vereceğiz? Bıraksak birbirimizle didişmeyi ve ya siyasi partilerin biri ikisi bıraksa, işin bu tarafını anlatsa halka, bu anlaşılmayacak bir şey değil. Size sunulan eğitim bunu yakalatmaz. Şimdi ben diğer üniversitelerden biliyorum. Muhtemelen sizde farkındasınızdır nereye gitsen İngilizce eğitim var. Bu kadar İngilizce eğitim veren adamı ne yapacaksın? Bir de İngilizce de öğretmiyor, yetiştiremiyorsun. Dolayısıyla bu tipik bir örnek daha dar bir kitleye bunu öğretirsin, öteki tarafı da iyi eğitirsin. Çünkü bu teknolojik gelişmenin bir boyutu üretmek, öteki tarafı da kullanmayı bilmek. Şimdi benim çocuklar, öğrenciler Whatsapp’la Twitter’la oyuncak gibi oynuyorlar. Ben elimi sürmeye korkuyorum. Orayı da hazır hale getirmek lazım. Onun için dediğim gibi insan gücü çok önemli .Yetiştirme ile ilgili her ikisini paralel yapacağız başka bir çaresi yok .Şimdi sıkıntı ne biliyor musunuz? Demin de konuştuk ki şu andaki sıkıntı 10 binin altına indik o çok istikrarlı bir hale gelir daha da inersek kategori değiştireceğiz, bunu da yakalayamazsak küme düşeriz. Biz şimdi gelişmekte olan ülkelerin üst kategorisinde bir yerdeyiz. Bu yeteneğimiz var. Ama bu avarelikle o o onu iter, bu buna tükürürse düşeriz. Düştükten sonra geri gelmek zor. Bakın bir örnek vereyim; Arjantin 2. Dünya Savaşı’na katılan ülkeler arasında en hızlı gelişen ülkedir. Yani ileriye dönük olarak en fazla ümit beslenen yer orasıdır. Bir dönem Avrupa’dan oraya ciddi bir göç vardır. Ondan sonra çekişmeler darbeler şunlar bunlar ülkeyi geriye getirdi getirdi getirdi ve en sonunda bundan 10-15 sene önce borçlarını ödeyemeyecek hale geldiler. ‘Ödemiyorum’ dediler. Şimdi uluslararası sermaye sistemi borcunu ödeyemeyeni öldürür. Geçen ay yeniden döndüler, uluslararası sermaye piyasasına ilk borçlanmalarda 10 milyar dolar gibi bir borçlanma yaptılar. Dolayısıyla attan düşene kimse kafasını çevirip dönüp bakmıyor. Öyle bir dünyada yaşıyoruz. Bütün bunları bilmek lazım, çocuklarınıza bunları öğretin.

7- Genç akademisyenlere iyi bir akademisyen olabilmeleri ve nitelikli çalışmalar yapabilmeleri için neler tavsiye edersiniz?

Akademisyenlik çok tuhaf bir meslektit. Dışarıdan baktığınızda çok beleş bir meslek gibi görünür. Şimdi bunlar oturuyorlar bir şey yaptıkları da yok. Okuyorlar, bakıyorlar. Okumak ve yazmak bizde çok matah bir şey değil. Araştırma yapıyorlar desen bizde araştırma konsepti bile yok. Dolayısıyla bunu yapacağım diyen insanın kendi iç disiplini olması lazım. Dış faktörlerden etkilenmemesi lazım. Akademisyenlik hakikaten ağır meslektir. Örneğin siz mesela doktora yapacaksınız diyelim. Sizden ilk istenen şey onun geriye dönük bütün literatürüne hakim olmak. Geriye dönük literatür yüz sene. Kimse size ezberleyin demiyor ama ana hatları ile ne tarafa gidiyor bileceksiniz. Dolayısıyla ciddi bir iç disiplininizin olması lazım. İkincisi bizim üniversite öncesi eğitimden gelen sakatlıklarımız ve defolarımız var. Bunlar ezber, yabancı dil ve matematiktir. Bunlardan korkarız ama bu korkuyu aşmamız gerekir. Ezberden mümkün olduğunca kaçabilmeniz lazım. Çünkü o binlerce sayfayı ezberleyemezsiniz. Onun için yaratıcı tarafınızı ite ite çıkaracaksınız. Türkler için bu zordur.

Türkiye’de yaratıcılık 2 nedenden dolayı zordur. Birincisi gelişme tarihimiz zaten ezbere dayalıdır. İkincisi orijinal fikir üretimini bu toplum sevmez. Aşağıya doğru iterler. Bunları aşabilmeniz lazım. Aşmadığınız takdirde ne olur? Tabi yine akademisyen olursunuz. Bizim Türk üniversiteleri sosis fabrikası gibidir buradan koy araştırmacıyı diğer taraftan Profesör olarak çıkar. Biraz geç çıkar, yavaş çıkar ama çıkar. Ama ben bunun iyisi olacağım dediğiniz takdirde bunu itmeniz  lazım. Eğitim genetiğimizden gelen defoları aşmanız lazım. Kendi yaratıcı tarafınızı hiç korkmadan ortaya çıkaracaksınız. Bir argüman size ters geldiğinde söyleyeceksiniz. Şurası yanlıştır diyeceksiniz, en fazla büyüklerinizden dayak yersiniz. Size yanlış olmadığını gösterirler bu şekilde. Dayak yersiniz, iyi olumlu bir dayaktır öğrenirsiniz o zaman. Bir de akademik yaşam var sadece kendi alanınıza takılı kalırsanız işte ben iktisatçıyım çarpmayı, bölmeyi bilirim o yetmez. Akademisyenin iyi, güzel olanı bütün dünyayı kavrayandır. Kendi alanınızın yanında felsefe bileceksiniz, sanatı takip edeceksiniz, onunla ilgili görüşleriniz olacak. Edebiyat bileceksiniz, ortalama ufuk böyleyse sizinki böyle olacak. Akademisyenlik bu açıkçası, yoksa bunu herkes yapıyor. Buradan giren buradan çıkıyor. Vakit kaybetmekten ürkmeyin. Bir de biz de bir an önce bitireyim ilacı vardır. Aşamaları da tam tanımlanmış ya mesela İngiltere’de öyle bir tanımı yok. Bizde dört sene doktora bitecek ve beş senede doçent olunacak, sonra senede Profesör olunacak, ondan sonra ne olacak ölünecek (gülüşmeler). Bir şey yok ondan sonra onlara da çok takılmayın. Siz kendi yetişmenize bakın. Kendiniz memnunsanız kendinize “Ya abi iyi gidiyoruz” diyebiliyorsanız iyi gidiyordur.

8- Akademik hayatınız boyunca gözlem ve tecrübelerinizden yola çıkarak iktisat okuyan lisans öğrencilerine tavsiyeleriniz nelerdir?

Okuyucuyu sıkmamak için röportajı mümkün olduğunca konuşma dilinde tuttuk. Bu sebeple cümle düşüklüklerine bilinçli olarak yer verilmiştir.

Yorum Ekleyin

Yorum yapmak için tıklayınız