Merkez Bankası Politikasina Yön Vermek

Deforme olmuş bir ekonomideki mali baskıları, sadece Merkez Bankası politikasına yön vererek aşamayız

Prof.Dr. Öner Günçavdı

Faizler neden düşer? Dünyada faizler düştüğü için, dünya mali piyasalarıyla belli bir koordinasyonu yakalayabilmek için mi?  Yoksa, kendi ekonomimizdeki enflasyonist eğilimleri tersine çevirmek, büyümedeki yavaşlamaların önüne geçebilmek gibi ülkemize özgü sorunlarla baş edebilmek için mi? Aslında duruma göre ikisi de olabilir.

Kaynak açığı olan, bu yüzden mali baskı altına girmiş bir ekonomide, kısa dönemde ortaya çıkmış mali kaynaklardan yararlanıp, yine kısa dönemde maruz kaldığımız birtakım mali baskıların etkilerini azaltmak istiyorsak, dünya ekonomisinin içinde bulunduğu likidite kolaylıklarından faydalanmak tercih edilebilir. Bu tıpkı, başımız ağrıdığında ağrıkesici almak gibi bir durumdur.  Ancak ağrılar akut bir hal alırsa, ağrı kesiciler yeterli olmayacak, bu ağrıların kaynağına gitmek zaruri hale gelecektir.

Mali baskı altındaki ekonomilerde de kısa vadede faiz ayarlamaları ve likidite oluşturma gayretleri ağrı kesicilerin işlevini görecektir. Ancak bunun sonu yok.  Zira temin edilecek yeni likiditeyi kimlere kullandırılacağının kararı, uzun vadede bu mali baskıların sona erip ermeyeceğini de belirleyecektir.  Bu, bir yönüyle kredi tahsis mekanizmalarının işleyişi ve siyasilerin bu tahsislerde oynadığı rol ile ilgilidir.

1970’lerde, değişen dünya ekonomisindeki koşullara rağmen, faizleri baskı altına alıp, düşük tutmak ülkemizi ciddi bir enflasyon sarmalı içine soktu ve belli aralıklarla ödemeler dengesi krizlerine maruz bıraktı.  Yine 1994 yılında artan kamu borç talebi ve borç stokuna rağmen, faizleri düşürmek için siyasilerin piyasanın işleyişine müdahale etmeleri yeni bir ödemeler dengesi krizinin kaynağı oldu. Bu örnekler, piyasa kurallarının dışına çıkarak, siyasi baskıların yönlendirmesiyle oluşturulan para ve faiz politikalarının ülkemizde nasıl sonuçlandığını göstermektedir.

Türkiye ekonomisi, uzun süredir uygulanmakta olan yanlış politikaların yol açtığı nisbi fiyatlardaki deformasyonların etkisiyle bugün eleştirdiğimiz duruma geldi.  Sanayi uzun zamandır ihmal edildi; inşaat, ticaret ve bankacılık gibi sektörlere ise yol verildi. Genel olarak ticarete-konu-olmayan iktisadi faaliyetler daha önemli hale geldi. Bu tarz faaliyetlerin genişlemesiyle ekonomi daha çok kendi içine döndü; ağırlıklı bir şekilde ulusal ekonominin kendi ihtiyaçları için (hatta o ihtiyaçların ötesinde miktarlarda) üretim yapılır ve kaynak kullanılır hale geldi. Bir yönüyle Türkiye ekonomisinin üretim kabiliyeti düştü; meydana gelen deforme olmuş nisbi fiyat yapısıyla, olan üretimin de dünyadaki rekabet gücü azaldı.

Zaten böyle bir üretim yapısının ülkeye sağlayacağı dövize de ihtiyaç kalmamıştı.  Dünyadan, kendi üretim kabiliyetinden bağımsız olarak bu dövizi kolayca bulabilme imkanı vardı.  Hem de çok uzun zamandır… Durum böyle olunca, Rodrik ve benzeri iktisatçıların vurguladığı prematüre sanayileşme sorunuyla karşılaşılmış oldu.  Bu da ekonomimizi uluslararası mali piyasalardan kaynaklanan risklere çok daha açık hale geldiler.

Bugün dünyada karşılaştığımız düşük faiz ve likidite bolluğu, aslında iktisadi manada bir dengesizliğin sonucudur ve geçiçi olması “beklenen” bir durumdur.  Yani mevcut dünya koşulları şu an için bir dengeden uzak, bir dengesizlik haline işaret etmektedir.  Dolayısıyla, böyle bir dengesizlik durumunu referans alarak, ulusal düzeyde açık bir ekonomi için bir denge arayışı hem doğru değildir, hem de mümkün değildir. Uluslararası sistemde varolan dengesizlikler Türkiye gibi birçok ülkeinn dünyadan ayrışmasına neden olurken, kendi nesnel koşullarına uygun sürdürülebilir iktisadi politikalar üretebilmelerini güçleştirmekte, gelecekteki enflasyon ve büyüme için yeni yeni risk oluşturmaktadır.  Bazen de, dünyadaki elverişli  koşullardan yararlanmak için fırsatcılık yaparak, kendi ekonomilerinin önceliklerini gözardı eden siyasiler uluslararası sistemdeki dengesizlikler üzerine politikalar inşaa etmeye çalışıp, varolan risklerin artmasına yol açmaktadırlar.

Kısa dönemde ekonominin karşı karşıya kaldığı bu risklerle baş etmek merkez bankalarının görevidir. Ülke ekonomisinin içeriden ve/veya dışarıdan gelecek talep ve arz şoklarına karşı koyucak olan da, hep merkez bankaların uygulayacağı para ve likidite politikalarıdır. Bu risklere neden olan yapısal sorunları giderici politikalar ise, uzun dönemli bir çabayı gerekli kılar ve giderilmeleri daha çok yapısal reformlarla mümkün olur. Bu da merkez bankalarının etki (ve hatta yetki) alanlarını aşan siyasi kararlarla mümkündür.

Merkez Bankası üzerinde artan kamuoyu ve siyasi baskılar, bankanın ülkemiz ve dünya ekonomisindeki realiteleri göz ardı ederek, bu baskıların yönlendirmesiyle politikalarını oluşturmasına yol açılabilir. Bugünlerde ülkemizde TCMB nezdinde ve Avrupa’da da Avrupa Merkez Bankasına yönelik olarak oluşturulan siyasi baskılar bunun güzel örnekleridir. Son zamanlarda MÜSİAD başkanının Merkez Bankası’nın görev tanımının tekrar düzenlenmesi gerektiğini açıkça ifade etmesi bunun diğer bir örneğidir. Hatta bankanın “bağımsızlığı” gibi bir konu bile, ülkemizdeki siyasi tartışma konularından biri haline gelmiştir.

Merkez Bankası, siyaseten reform yapma kabiliyeti düşmüş, düşük büyüme oranlarının yol açtığı istihdam sorunlarının baskısını hissetmeye başlamış bir iktidar için, ortaya çıkan olumsuzluklardan sorumlu tutacağı bir kurum haline gelmiştir.  Bu şekilde uzun dönemde yaratacağı tüm olumsuzluklarına rağmen, siyasilerin uygulamaya çalıştıkları politikalara Merkez Bankası’nın destek çıkması sağlanmaya çalışılmaktadır.

Yaratılan yeni likiditenin kullanım tercihlerinin siyasilere ait olduğu bir ekonomide, bu kaynakların uzun bir süredir siyasi popülizm yapmaya imkan veren, ancak bugünlerde mali baskı altında olan sektörlerin kulanımına tahsis edilmesi arzulanabilir. Ekonominin mevcut durumunda böyle bir tahsis, ilgili sektörlere kısa dönemde bir “can suyu” işlevi görürken, bu sektörlerin artık bir norm haline gelen kaynak-kullanım ihtiyaçlarına uzun dönemde çare olamaz.  Dahası bu sektörlerdeki varolan riskler ile yapısal sorunların görülmesini engelleyerek, risk ve stres birikimine yol açabilir.

Dünyada uygulanan likidite politikasının sunduğu fırsatlardan yararlanabilmek için, ekonomide ortaya çıkmış risklerin bir kısmını Merkez Bankasının üstlenmesini sağlayacak bir likidite politikasına yönelmek, devekuşu misali kafamızı kuma gömmek manasına gelecektir. Bu bir yönüyle kredi tahsis mekanizmalarının işleyişi, diğer yönüyle de siyasilerin bu mekanizmalarda etki sahibi olma isteğiyle ilgilidir ve Türkiye ekonomisinde yeni risklerin oluşumuna yol açabilir. İşte tam da bu yüzden, kaynak kullanımında ekonomideki bu riskleri gözeten bir politikanın zamanlı bir şekilde oluşumunu sağlayacak merkez bankalarının “bağımsızlığı” son derecede gerekli bir husustur. Dahası siyasi popülizm uğruna tartışılamıyacak kadar ciddi bir konudur.

 

 

Yorum Ekleyin

Yorum yapmak için tıklayınız