Parasal Oyun için Yeni kurallar

Yazar: Raghuram Rajan

Çeviren: Fatih Yüksel

New Delhi– Dünyamız artan bir şekilde tehlikeli bir durumla karşı karşıya. Hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomiler iç siyasi tansiyonların zayıflaması için büyümeye ihtiyaç duymaktadırlar. Ancak bunu çok azı yapmıştır. Eğer hükümetler büyümelerini diğer ülkelerden farklı bir yöne çekecek politikaları yürürlüğe koyarak tepki verirse bu “komşuyu zarara sokma” taktikleri basit olarak başka bir yerdeki istikrarsızlığı güçlendirecektir.

Neden Büyük Durgunluk (Great Recession) öncesi büyüme oranlarına kavuşmak zordur? Bu sorunun ilk andaki cevabı 2008 küresel finansal krizinden önce gelen genişlemenin gelişmiş ekonomilere büyüme engelleyici bir borç yükü bırakmış olmasıdır. Talebi canlandırmak için çare borcun nominal değerini azaltmak olabilirken, nominal değerin düşürülmesinin siyasi olarak uygulanabilir olduğu ya da sonucunda ortaya çıkacak talebin sürdürülebilir olacağı belirsizliği söz konusudur. Dahası, yaşlanan nüfus ve düşük verimlilik büyümesi gibi yapısal faktörler – ki önceleri borçla körüklenen büyüme sayesinde maskelenmişti- toparlanmaya engel olabilir.

Politikacılar yapısal reformların -rekabeti arttırmak, inovasyonu teşvik etmek ve kurumsal değişimi güdülemek için- büyümenin yapısal engelleyicileri ile baş etmenin bir yolu olarak bilmektedirler. Fakat aynı zamanda reformun acısının hemen kazancının ise tipik olarak gecikmeli ve faydalarının belirsiz olduğunu da bilmektedirler. Daha sonraları Lüksemburg Başbakanı olan Jean-Claude Juncker’ın Euro krizinin zirvede olduğu zamanda dediği gibi “ ne yapacağımızı hepimiz biliyoruz; sadece onu yaptıktan sonra nasıl yeniden seçileceğimizi bilmiyoruz

Merkez bankaları ise farklı bir problemle yüzleşmektedirler: merkez bankalarının görevlerinin alt sınırı ile flört etmekte olan enflasyon. Hali hazırdaki çok düşük faiz oranları ile birlikte gelişmiş ekonomi merkez bankacıları sıradan para politikasının ötesine geçmek zorunda olduğunu ya da enflasyon üzerindeki güvenilirliklerini kaybedeceklerini bilmektedirler. Onlar araçların tükenmiş olduğunu iddia edemeyeceklerini de bilirler. Eğer her şey başarısız olursa “helikopterden atış (helicopter drop)” her zaman vardır ve bu sayede merkez bankası para basar ve enflasyon yaratmak için caddelere saçar (daha basit bir şekilde her vatandaşa bir çek gönderir. Kim daha fazla harcama yapmaya uygun ise onlara gönderir. Muhtemelen fakirlere daha çok gönderir.). Fakat aynı zamanda merkez bankaları varlık alımlarından (niceliksel genişleme (QE) olarak adlandırılır) negatif faiz oranlarına kadar bir dizi diğer geleneksel olmayan araçları da daha agresif bir biçimde uygulayabilir.

Fakat bu tür politikalar merkez bankalarının hedefi olan talebin ve büyümenin güçlendirilmesi amacını başarabilir mi? Para politikası kamunun beklentilerini etkileyerek çalışır. Giderek daha agresif politika kamuyu felaketin köşe başında olduğuna ikna ederse, hane halkları harcamadan ziyade tasarruf yapabilirler. Bu eğilim, elde edilen sonuçların (bozulmuş varlık fiyatları, yüksek kamu borcu vs.) sonunda geri döndürülmesi gerektiği şeklinde bir kamu hissiyatına neden olursa eğer daha büyük olacaktır.

Aksine eğer insanlar politikaların asla değişmeyeceğine ikna edilirlerse merkez bankasının kısa dönem hedeflerini gerçekleştirmede yardımcı olacak şekilde tekrar varlıklar üzerinde savurganca davranabilir ve aşırı borç yüklenebilirler. Fakat politikalar kaçınılmaz bir biçimde değişmektedir ve varlık fiyatlarında kayma gerçekleştiğinde çok büyük bozulma yaratır.

İç etkilerinin ötesinde tüm para politikaları dışsal “yayılma(spillover)” etkisine sahiptir. Normal şartlarda bir ülke iç tüketim ve yatırımı arttırmak için eğer iç faiz oranlarını düşürürse döviz kuru da değer kaybeder ve ihracata faydası olur.

Bununla birlikte, günümüz şartları normal değildir. İç talep geleneksel olmayan politikalara tepki vermeyebilir. Dahası geleneksel olmayan politikalardan kaynaklanan bozulmuş iç tahvil fiyatları ile karşılaşan emeklilik fonları ve sigorta şirketleri onları almak için daha az bozulmuş dış piyasa arayabilirler. Getiri için bu tür bir arayış döviz kurunun daha fazla değer kaybetmesine neden olacaktır ve hiçbir ülkeyi daha zengin yapmayacak rekabetçi devalüasyonlar riskini arttıracaktır.

Bu halde gelişmiş ülkelerdeki merkez bankaları, döviz kurunun birincil aktarım kanalı olabileceği şeklindeki sözü edilemeyeni kabul etmeden, kendi politikalarını doğrulamak için her türlü yolları bulmaktadırlar. Eğer durum böyleyeyse bizim ihtiyacımız olan para politikası ülkenin uluslararası sorumluluğunun baskın çıkmasından ziyade merkez bankasının iç hedef görevini korumalıdır.
Benzetme yapmak için, birkaç ters yayılma etkisi olan politikalar “yeşil”; geçici bir süre için kullanılabilecek olanlar “turuncu” ve tüm zamanlarda kaçınılması gereken politikaları ise “kırmızı” olarak isimlendirelim.

Eğer bir politika hem iç hem de dış ülkeler için pozitif bir etkiye sahipse kesinlikle yeşil olmalıdır. Eğer bir politika yabancı ekonomi için sadece geçici negatif yayılma etkisi olması ile birlikte ülke ekonomisine hızlı bir başlangıç yapıyorsa da yeşil olabilir ( Bu politika yabancı ekonomi için en sonunda ülke ekonomisinin ithal mallar için olan talebini güçlendirerek hala iyi olarak değerlendirilecektir).

Kırmızı politika için bir örnek vermek gerekirse geleneksel olmayan politikaların ülkenin iç talebini güçlendirmek için biraz caba sarf ettiği ancak bunun yanında gelişmekte olan ülkelerde varlık fiyat balonlarını ateşleyecek büyük sermaye çıkışlarına yönlendirebilen bir politika olabilir.

Bu arada pek çok gri alanlar olacaktır( ya da benzetmemize sadık kalmak adına turuncu alanlar da diyebiliriz). Büyük bir ekonomiye büyük pozitif etkisi olan bir politika geri kalan dünya için küçük negatif bir etkiye sahip olabilir ve hala daha küresel refah için genel anlamda pozitif olabilir. Bu tür bir politikaya sürekli olmamak kaydıyla belli bir süre için izin verilebilir.

Elimizde en iyi veriler, modeller ve ampirik çalışmalar varken bile bugün politikaların rengi üzerinde açık bir anlaşmaya varmaktan çok uzağız. Dolayısıyla bir müzakereye başlamalıyız. Ünlü akademisyenlerin temel makalelerinden başlayabilir ve daha sonra örneğin IMF ve G-20 gibi çok yönlü kurumlarla devam edebiliriz. Başlangıçta pek çok karışıklık olacaktır ancak müzakere zamanla daha iyi modeller ve verilere yönlendirecektir–ve politikacıları açık bir şekilde kırmızı politikalardan uzak durmaya zorlayacaktır.

Muhtemelen, aklımda da olan en sonunda Bretton Woods çizgisinde uluslararası yeni bir anlaşmaya ihtiyacın olacağı ve uluslararası etkili merkez bankalarının görevlerinin yeniden değerlendirilmesi olacaktır. Müzakere için zaten bir temele sahibiz. IMF Madde IV der ki: “bilhassa her bir üye, efektif ödemeler dengesi ayarlamalarını engellemek ya da diğer üyeler üzerinde haksız rekabet avantajı kazanmak adına döviz kurlarını ya da uluslararası parasal sistemi manipüle etmekten kaçınmalıdır….”

Kuralları ayarlamak zaman alacaktır. Ama uluslararası topluluğun bir tercihi var. Küresel parasal sistemsizlik ile birlikte her şeyin iyi olduğunu iddia edebiliriz ve hiçbir şeyin olağanüstü biçimde yanlış gitmeyeceğini umabiliriz. Ya da 21. yüzyılın bütünleşmiş dünyasına uygun bir sistem inşa etmeye başlayabiliriz.

Orjinal Yazı: New Rules for the Monetary Game

Yorum Ekleyin

Yorum yapmak için tıklayınız