Oyun Futbol, Besiktas ve ‘Dindarliklar’

Hollanda’nın yetiştirdiği iki önemli isimden, iki Johan’dan bahsederek başlayacağız  yazımıza. İlki büyük tarihçi Johan Huizinga. Homo Ludens- Oyun Oynayan İnsan isimli ufuk açıcı eserinde Johan Huizinga, yeryüzünde insana ait her şeyin başlangıcının oyun olduğunu kolektif hayatın bütün önemli biçimlerinin –ibadet, şiir, müzik, dans, bilgelik, bilim, hukuk, mücadele ve savaş– ortaya çıkışında oyunun son derece etkin bir rol oynadığını, Doğu ve Batı dünyasına ilişkin zengin tarihsel bilgi ve belgelere dayanarak gösteriyor. Böylece oyunun ciddiyetini anlıyoruz. İkinci Johan, oyunun biçimini değiştiren adam, total futbolun babası,  kısa bir süre önce hayatını kaybeden Johan Cruyff. Cruyff futbola ilişkin en güzel aforizmalarından birinde; ‘Futbol basit bir oyundur zor olan onu basit oynamaktır.’diyordu. Biz bu sözü biraz değiştirelim: Futbol basit bir oyundur, zor olan onun basit bir oyun olduğunu unutmamaktır. Futbol hayat ilişkisine dair çok güzel yazılar, makaleler, kitaplar yayınlandı yayınlanıyor. Bu konuda genişçe bir literatür oluştu. Süleyman Seyfi Öğün’ün Oyun İçinde Oyun: Futbol başlıklı ironi yüklü makalesi bunlara güzel bir örnek. Öğün’den bir iki alıntı yapalım: ‘… Öncelikle her futbol maçı rekabet olmaktan çok bir savaştır. Futbol yeryüzündeki muhtelif halkların, bu arada da cengaver bir halk olan halkımızın militer duygularına tercüman olur. Tribünlerde asıl ve önemlisi sahada 11 kişilik iki ordu kıran kırana çarpışır.’

 ‘…Marx insanların acılarını hiç değilse geçici olarak dindiren afyonlardan bahsediyordu. Ona göre din bunlardan birisiydi. Semavi dinlerin mensupları bu nedenle ona çok kızarlar. Belki kült kavramını kullansa meramını daha iyi anlatmış olacaktı. Ama onun çabası insanlığı kültlerinden arındırmaktı. Bu ise olacak iş değildi. Dünyanın büyüsü hiçbir zaman çözülmedi. Nihai tahlilde kazanan hep büyü oldu. Bir bakıma iyi ki de böyle oldu.  Kaba gerçeklerle yaşamak kime yarar ki ? Gerçekçilik kazanamadı ama bence en büyük tahribatı, büyüye sirayet ederek, onu bir gerçek gibi yaşanan bir tecrübe haline getirmesi oldu. Oyun her zaman bir derecede abartıdır. Ama artık sadece abartı haline geldi. Galiba abartılarımızı ölçülendirebildiğimiz yada oyunun içinde oyun oynamadığımız yerde oyunlarımızı daha bir keyifle oynayabileceğiz.’ (Oyun İçinde Oyun:Futbol,1999.)

Endüstriyel futbol denilen mekanizma oyunun içine oyun sokan, oyunun amacını saptıran, tadını kaçıran bir yapıya dönüştü. Futbol artık sadece bir oyun değildir. Bir örtüdür. Neyi gösterip neyi gizleyeceğine ise oyunu yönetenler karar verir. Hatta bazen onlar bile karar veremez. Stadyumların arenalara ve mabetlere benzetilmesi çığrından çıkan oyunu ve peşinden sürüklenen insanı çok hazin bir biçimde ifade etmektedir. Tribünlerdeki tezahüratlar bir nevi  ayin ve ritüelleri andırmaktadır. Futbol dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde bazen bir din, bazen de bir put görünümünde tecessüm etmektedir. Kendisine hayatın anlamı sorulan alim ve zahit kişi; ‘Hayat teselli olmaktır, insan neyle teselli oluyorsa odur’ cevabını verir. Futbolla uyuşturulan, tek tesellisi, kendini tek ifade ediş biçimi futbol takımı olan milyonlarca kişi (tıpkı müzik, teknoloji yada hız tutkusunda olduğu gibi) acıkınca yenilen putların peşinde hayatlarını sürdürmekte şiirinin bir yerinde;

Hey gidi müspet bilgiler asrı,

Heykeller dizili puthanesinde.

Bir mesud teselli içinde herkes,
Herkes kendi aziz bahanesinde.
Çıkatrma kağıdı bir sahte dünya ;
Özgürlük , uygarlık efsanesinde.

diyen şairi haklı çıkarmaktadırlar.

Türkiye örneğine gelecek olursak ülkemizin medeni- kültürel arka planında İslam’ın hem en büyük ortak payda olduğunu hem de toplumun her kesiminin genetik kodlarında gizli ve aşikar olarak dini referansların bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu vakıayı Beşiktaş tezahüratları üzerinden yazının son bölümünde temellendireceğiz. Ancak öncesinde Mahmut Erol Kılıç’ın 1980 öncesi siyasi kutuplaşmaya ilişkin bir tespitine yer verelim ve paragrafın ilk cümlesindeki iddiamızı Türkiye’de uzun süre hakim olan Kemalizm ideolojisi örneği üzerinden açıklayalım.

Mahmut Erol Kılıç 1980 öncesindeki ciddi kamplaşma döneminde sosyalist, ülkücü, İslamcı farketmez her fikriyatın kendi şiir, şarkı ve marş kitaplarında önce kendi ideolojisini yansıtan   eserlerin yer aldığını ancak kitapların son bölümlerinde bu uzlaşmaz fikirlerin ortak noktası olarak birbirlerinden habersiz bir biçimde Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin eserlerine,deyişlerine yer verdiklerini ifade etmektedir. Bu durum toplumsal bilinçaltının ironik bir yansımasıdır. Başka bir ironiye ‘Kemalist dindarlık’ olarak ifade edebileceğimiz örnekte rastlarız. Bir medeniyet projesi olarak Kemalizmin amacı toplumu sekülerleştirmek/laikleştirmek İslam’ın toplum üzerindeki etkilerini azaltmak suretiyle rasyonalite ve Aydınlanma ideolojisi temelinde yeni bir insan-toplum modeli ortaya koyabilmektir.  İronik olan bunu görece başarmış olan Kemalistlerin ideolojilerini ‘dindarane’ve ‘irrasyonel’ görünümlerle ifade etmeleri ve yaşamalarıdır. 1930 lu ve 40 lı yıllarda pek çok örneğini gördüğümüz;

‘Kabe Arap’ın olsun/Bize Çankaya yeter.’

yada Mevlid-i Şerif’in Mustafa Kemal’e uyarlanması nevinden söylemler çarpıcı bir o kadar da hazindir. Bu topraklarda herkes sevgisini gizli yada aşikar bir biçimde dine yani İslam’a referansla ifade etmekten kaçamamaktadır. İçinde bulunduğumuz çağ modern putlar ve sahte dindarlıklar üreterek insanı oyuna daldıran, insana oyunu ve kendisini unutturan bir manaya/işleve sahip olabilmektedir.

Gelelim bu yazıyı yazma fikrini bana ilham eden konuya. Yani tüm bunların Beşiktaş’la ilişkisine. Beşiktaş tribünlerinin yazıp söylediği tezahüratları bilen birisi olarak tezahüratları yazan söyleyen kişilerin zihni arka planını birkaç örnek üzerinden anlamaya ve açıklamaya çalışacağım.

  • İman yada Müslümanlık nasip işidir.

Siyahın zindan olsun beyaz aydınlık

Herkese nasip olmaz Beşiktaşlılık.

  • Hoştur bana senden gelen

Ya taze gül yahut diken. Yunus Emre

Beşiktaşım hayat sensin, dünyam sensin, herşey sensin

Gelecekse tüm acılar biz hazırız senden gelsin.

3-Ne varlığa sevinirim,

Ne yokluğa yerinirim. Yunus Emre

Sevinmek için sevmedik biz seni/Sen yenilmişsin umrumda değil ki.

4-Ben dertliyimderdim vardırYüz bin dermâna vermezem,

   Gece gündüz âh-u zarım, Kevn-ü mekâna vermezem.

…Siyahla beyazla şu hayatımda

Bir derdim var bin dermana değişmem asla.

5-Teheccüd namazını anlatır gibi;

Gecenin yarısı/Sıcacık yatağımızı

Bırakıp geldik herşeyi/Senin uğruna…

Hac yolculuğunu anlatır gibi;

Düştük yollara/Ne şampiyonluk ne kupa

Sadece sensin aklımda/Seni sevdik biz acılarınla.

Ne demek mi istiyorum? Aslında uzun uzun anlattım. Soru(n) şu: Aşırı futbol ilgisi/takım sevgisi hem psikolojik bir problem ve hem de fısk alameti midir ? Bunu alimler ve psikologlar cevaplasın. Biz futbolun sadece futbol ‘olmadığını’ unutmayalım. Oyunun tadını kaçırmamaya özen gösterelim. Yazımızı bir şiirden alıntı ve sonrasında bir ayet mealiyle nihayete erdirelim:

Kaçan bir gol kadar üzülmedik değil mi ?

Ölürken çocuklar o güzel Afrika’da ! İbrahim Tenekeci

 ‘Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler!’ (Ankebut Suresi 64.ayet meali)

   KEŞKE BİLSEYDİK !

Yorum Ekleyin

Yorum yapmak için tıklayınız