Hiçbir Mülteci Arkada Bırakılmasın

Yazarlar: Helen Clark* ve  Filippo Grandi**,

Çeviren: Ali Berker- TODAIE

_85461458_85461457

 Dünya emsali olmayan boyutta pek çok insanın yerinden yurdundan edildiği bir döneme girdi. 2014 yılında günde 42,500 kişi çatışma ve zulüm yüzünden evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bu sayı 2010 yılına ait rakamların yaklaşık dört katıdır. Bugün toplamda ise 60 milyon civarında kişi göçmeğe mecbur kaldı. İkinci Dünya Savaşından bu yana böyle bir kriz görülmedi.

Kabullenilmesi mümkün olmayan bu durum kaçınılmaz değildir. 1945 yılında dünya, insanlık tarihinin en ölümcül çatışmasına Birleşmiş Milletlerini kurarak karşılık verdi.  Bugün Birleşmiş Milletler bünyesindeki mülteci ve kalkınma örgütlerinin yöneticileri sıfatıyla, bu muazzam altüst oluş karşısında, tüm ülkelere insanların yaşamlarını yeniden inşa etmeleri için gerekli araçları sağlamaları için çağrıda bulunuyoruz. 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin bu yönde atılacak ilk adımları oluşturduğunu düşünüyoruz. Geçen Eylül ayında Birleşmiş Milletler tarafından oybirliği ile benimsenen bu hedeflerle yoksulluğa ve eşitsizliğe karşı mücadelede “kimsenin geride bırakılmayacağı” taahhüt edildi.

Bu yerinden edilme karşısında uluslararası toplumun güncel temel yaklaşımı zaman kaybetmeksizin hayat kurtaran tedbirleri içeren insani yardım sağlamaktır. Aynı zamanda kalıcı çözüm için arayış devam etmektedir. Ama çözüm üretmek giderek zorlaşmaktadır. 2014 yılında mültecilerden sadece % 1’i yurtlarına dönebildi. Yerinden edilenlerin büyük çoğunluğu günlerini veya aylarını değil, yıllarını, hatta tüm yaşamlarını sürgünde geçiriyor. Geride bırakılma riskine maruz kalıyorlar.

Örneğin, Kenya’daki üçüncü kuşak mülteci olan Somaya’yı ele alalım. Yıllar önce, anneannesi Somali’deki acımasız çatışmadan kaçarak Hagadera mülteci kampına sığındı. Somaya’nın annesi gibi kendisi de kampta doğdu. Hiçbiri 13 kilometrekarelik bir alana yayılmış bu kamptan dışarı adımlarını atmadı. Buradan ayrılmak için fırsat doğmasını beklerken, anneannesinin bavullarının yanı başında yaşamlarını sürdürüyorlar.

Somaya gibi pek çok mülteci gelişmiş ülkelerde bulunmaktadır. Ancak çoğu durumda, yardım eli uzatabilecek kalkınma örgütleri maddi kısıtlar ve katı mevzuat yüzünden mültecilerin ihtiyaçlarını giderememektedir.

Uzun dönem süren yerinden edilme Somaya’nın durumunda olan kişileri ağır bir yükün altında bırakmaktadır. Mültecilerin birçoğu çalışmayı ve yer değiştirmeyi kısıtlayan düzenlemelere sıklıkla maruz kalmaktadır. Bu da, ailelerinin geçimini sağlamalarını ve katıldıkları toplumlara katkıda bulunmalarını imkansız hale getirmektedir. İnsani yardımlarla ayakta kalmaktan başka bir seçenekten yoksun olarak, belirsizlik içinde yaşıyorlar. Ya da yakalanma, cinsel sömürü, çocuk işçiliği ve diğer sömürü biçimlerinin kurbanı olma risklerinin yüksek olduğu kayıt dışı ekonomide yaşamlarını idame etmenin yollarını aramak zorunda kalıyorlar.

Başka bir örneği değerlendirelim: Anas Lübnan’da yaşayan 13 yaşında Suriyeli bir mültecidir. Günlük kazandığı 5 dolar olmadan ailesinin hayatını sürdürebilmesi mümkün değildir. Bu sebepten ötürü, okula gitmek yerine, yakıt olarak satılmak üzere kömür ayıklıyor. Anas gibi mülteciler, yoksulluktan kurtulmak için elzem olan şu alanlardaki haklarını kullanmak için mücadele ediyorlar: Eğitim ve sağlık, hizmetlerine erişim, hareket etme özgürlüğü ile istihdama, ekilebilir toprağa ve barınağa erişim.

Bu durumun iyileştirilmesi için ekonomik ve siyasi değişiklikler gereklidir. Böylelikle, kalkınmaya destek verecek tüm yapıların daha fazla yardım sağlamalarının önü açılacaktır. Kalkınma ile yerinden edilme arasındaki ilişki gayet açıktır. Zorlukları ortak sorumluluk alanları olarak ele almaya başlamamız gerekmektedir.

Orta gelirli ülkeler de dahil olmak üzere, büyük ölçekli yerinden edilme kamu kaynaklarını zorlamaktadır. Yeterli dış yardımın olmaması halinde, zaman içinde kaydedilen gelişmeler heba olmaktadır. Bütün dünya, göç alan ülkeler ile buralarda yaşayan mültecilere daha çok miktarda ve daha iyi bir destek sağlayana kadar, sonu gelmeyecek insani yardım programlarına her geçen gün daha fazla kaynak aktaracağımızı öngörebiliriz.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Kendi becerilerini geliştirmek ve hayallerinin peşinden gitmek için gerekli fırsatlar sağlandığı zaman, yerinden edilmiş kişiler ekonomik büyüme için yeni imkanlar yaratır. İşte tam da bu nedenden dolayı kalkınma örgütleri, kontrol edilemez boyutlara ulaşma ihtimali olan yoksulluğun ve kırılganlığın yeni dalgalarını bertaraf etmek için daha fazla esnekliğe sahip olmalıdır.

Ellerini açmış, hiçbir şey yapmadan yardım alan kişi olarak klişeleşmiş mülteci imajını terk etme zamanı geldi. Aslında bu imajın yansıttığı gerçek bir şey varsa, o da dünyanın yetersiz müdahalesinden ötürü içinde bulundukları durumun mültecilere dayatıldığı ve ağırlaştığıdır. Mülteciler girişimcilerdir. Mülteciler sanatçılardır. Aralarında öğretmenler, mühendisler ve her türden işçiler vardır. Mülteciler, yetiştirmek konusunda başarısız olduğumuz insan gücü için zengin bir kaynaktır.

En korunaksızlar toplumdan dışlanırken, uluslararası toplum hiçbir şey yapmadan, söz konusu potansiyeli göz ardı etmeyi artık daha fazla kaldıramaz. Yaşanan trajedilerin insani maliyetine dikkat çeken haberler karşısında sadece şok olmak yerine müdahale etme seçeneğine sahip olduğunu hatırlamamız gerekmektedir.

Başka ülkelerde dünyaya gelen ama bizimle birlikte yaşayan kişilerin iktisadi dışlanmalarını reddedebiliriz. Çatışma ve zulüm karşısında siyasi çözüm arama çabalarımızı iki katına çıkartabiliriz. Krizin ortaya çıktığı andan itibaren beraber çalışarak insani yardım ve kalkınma alanlarındaki paydaşlarımızı güçlendirebiliriz. Kısaca, “kimse arkada bırakılmasın” konusunda verdiğimiz sözün arkasında olduğumuzu gösterebiliriz.

*Yeni Zelanda Eski Başbakanı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma   Programı Başkanı
**Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri
***Yazının orijinali: “Leave No Refugee Behind” başlığıyla Project Syndicate’de yayınlandı.