Sektörel Nisbi Fiyatların Deformasyonu Ve Premature Sanayileşme

industry

Gelişmekte olan ülkeler için sanayileşmek hala bir seçenek olmaya devam ediyor mu? Dani Rodrik’in en son çalışması bu soruya cevap olabilecek önemli ipuçları veriyor.* Öncelikle belirtmekte yarar var. Bahsi geçen çalışmasında Rodrik,doğrudan bu sorunun cevabıyla ilgilenmiyor. O, daha çok son yıllarda bazı gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin, iktisatçıların beklentileriyle uyuşmayan birtakım büyüme tercihlerinde bulunmalarının nedenlerini ortaya koymaya çalışmakta.  Bu yönüyle ülkemiz açısından da çok önemli dersler çıkartılabilecek bir çalışma.

Bizim gibi ülkeler açısından sanayileşmenin hala bir seçenek olup olmadığına karar verebilmek, ülkemizde bir süredir devam eden düşük büyüme performansı sorununa da ışık tutacaktır.Zira çok uzun zamandır ülkemizde sanayi ihmal edilmiş, büyüme genel anlamda hizmet sektörlerindeki faaliyetlerden kaynaklanır hale gelmiştir.GSYİH içinde imalat sektörünün payı sistematik bir şekilde azalmış; sektörün istihdam yaratma kapasitesi düşmüştür.

Hatta yeni hükümetin dahi büyümek için benzer politikalara bel bağladığı ve bu yüzden giderek yapılması çok daha zaruri hale gelen yapısal reformlara girişmektenısrarla kaçındığı anlaşılmaktadır.Geçtiğimiz günlerdeki faiz kararını da bu açıdan değerlendirmeli; belki hizmet sektörlerine yönelik kısa dönemli bir soluk verme girişimi olarak düşünmelidir.

TCMB’nin faiz kararının ve hükümetin büyüme politikasının arkasındaki mantığıtam olarak bilmemiz mümkün değil.  Ancak dünya ekonomisinde ortaya çıkan birtakım gelişmeler siyasilerin hareket kabiliyetini azaltan ve  biz iktisatçıların da işini giderek zorlaştıran yeni koşullar oluşturmuştur.Yaşananlarıbilinen teorik yaklaşımlarla yorumlamamız zorlaşmış, siyasilerin büyüme politikaları ile sektörel tercihleri artık iktisatçıların beklentileriyle uyuşmamaya başlamıştır.

Dahası teorik beklentilerimizle uyuşmayan büyüme tercihleriyle karşılaşan iktisatçılar, uygulanan politikaları eleştirmeye, bunları beklentileriyle uyumlu hale getirecek yapısal reform önerileri yapmaya başlamaktadır.Fakat bu reformların gerekçelerini kamuoyuna ve siyasilere anlatabilmek güçtür. Çoğu zaman siyasi nedenler, iktisadın önüne geçmekte ve bu tarz reformların ötelenmesine yol açabilmektedir.

“Sanayisizleşme” sorunu[1]

Bu konu,kalkınma iktisadı içinyeni değil. Aslında 1950 ve  1960’lardan beri tartışılan bir konudur ve daha çok gelişmiş ülke ekonomilerinin kalkınma sürecinde erişecekleri bir evre olarak ele alınmıştır. Özellikle son zamanlarda İngiltere gibi gelişmiş piyasa ekonomilerinde sanayisizleşme,globalleşmenin bir sonucu olarak tekrar gündeme gelip, tartışılmaya başlanmıştır.Sanayisizleşmenin özellikle istihdam üzerine etkileri bu ülkelerdeki tartışmalarda ayrı bir yere sahiptir.

Sanayisizleşmeaslında iktisadi gelişimin doğal bir sonucudur.  Belli bir gelir seviyesine ulaşıldıktan sonra, sanayi faaliyetlerinin önemi azalırken, hizmetlerin ağırlığı artmaktadır.  Özelikle globalleşmeyle birlikte batılı gelişmiş ekonomilerin maruz kaldıkları rekabet baskıları sonucu, sanayi faaliyetlerinin uluslararası lokasyonlarındaki değişim bu sürecin hızlanmasında önemli rol oynamıştır.Belli bir gelir seviyesine ulaştıktan sonra günümüz gelişmiş piyasa ekonomilerinde yaşanan sanayisizleşme ve buna bağlı olarak yaşanan istihdam kayıplarının sebebi kısmen budur.

            Oysa son yıllarda birçok gelişmekte olan ülkenin sahne olduğu sanayisizleşme süreci, böyle bir gelir ve gelişmişlik seviyesine erişmeden çok daha önce başlamıştır.  Bir bakıma zamanından önce ortaya çıkan sanayiden hizmet sektörlerine kayış, Rodrik’in tabiriyle premature sanayileşmenin bir göstergesidir.  Günümüz dünyasında bu duruma yol açan birçok nedenden bahsedilebilir.

            Teknolojik gelişmelere ayak uyduramama ve bu gelişmelerin verimlilikte ortaya çıkardığı iyileşmelerden ülkelerin mahrum kalmasıbu nedenlerden biridir.  Maalesef ülkelerin maruz kaldıkları yapısal kısıtlaronların günümüz teknolojik gelişmelerinin gerisinde kalmalarına yol açabilmektedir. Bu yüzden Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, sanayide yeterli verimlik artışlarını gerçekleştiremeyip, uluslararası rekabetçilikte gerilere düşünce, sanayi malları ithaline yönelmekte ve bu şekilde ithal edilen bir sanayisizleşmeye maruz kalmaktadırlar. Uluslararası kurumsal çevrede ticaretin ve sermaye hareketlerininserbestleşmesi, lojistik imkanlarının iyileşmesi ve ülkelerin ithalatları için kolayca borç bulabilmeleri bu sürecin diğer belirleyicileri olmuştur. Bir de ülke içinde nisbi fiyatlarınsanayi faaliyetlerinin aleyhine gelişmesi, sanayiden hizmetlere kayışı hızlandırmıştır.

Bunlara siyasi liderlik eksikliğini ve/veya yanlış liderliği de dahil etmek mümkün.  Zira toplumsal taleplerin çaresiz bıraktığı, basiret yoksunu siyasilerin bu süreçle baş edebilmelerine yarayacak politikaları geliştirememeleri; geliştirseler de bunları uygulamakta göstereceklericesaret eksikliği, bu sürecin kendi dinamikleriyle bugünlere kadar gelmesine yol açmıştır. Daha kötüsü dönüşü çok zor olacak bir sürece bizleri mahkum etmiştir.

Sanayisi ve sanayicisi olmayan iktidarlar

Teorik manada bir ülkenin büyüme modelinin hizmet sektörlerine dayanmasında bir sorun yoktur. Sorun, bu modelin o ülkenin öznel koşullarına uygun olup olmadığıdır.  Ülkenin büyüklüğü, iç talep yapısı ve düzeyi, nüfusu, işgücünün vasıf düzeyi, harcama alışkanlıkları ve mali kaynakları gibi koşulların seçilecek büyüme modeline uygunluğu son derecede önemlidir.

            Türkiye son 10-15 yıldır sanayiden ciddi manada uzaklaşarak, hizmet sektörlerine yönelmeye başlamıştır. Özellikle 2001’den sonra, bu konuda başı inşaat sektörü çekmeye başlamış ve ülke içinde nisbi fiyatlardaki gelişmeler mevcut sanayicilerin bile inşaat ve gayrimenkul sektörlerine yönelmelerine yol açmıştır.Aslında bugün ülke ekonomisinin karşı karşıya kaldığı düşük büyüme ve cari açık finansmanına bağlı faiz ve kura yönelik tartışmalar doğrudan ve/veya dolaylı yoldan tercih edilen bu büyüme modeli ile ilgilidir.  Zira bu model ülkenin bugünkü gerçekleriyle ve ihtiyaçlarıyla uyum göstermemektedir.  Siyasi manada bu politikalardan dönemeyen iktidar, mali piyasaları baskı altına almaya çalışarak, bahsi geçen tartışmalara neden olmaktadır.

            Siyasilerin bu davranış biçimi ülkemiz için yeni değil.  Geçmişte de benzer eğilimlere rastlamak mümkün. Ancak bir bütün olarak hizmet sektörleri özel de ise inşaat ve gayrimenkul sektörleri bugünkü boyutlardaöne çıkartılmamıştır.  Sanayileşme her zaman kalkınmanın bir göstergesi olarak idrak edilmiş; iktisadi, toplumsal ve siyasi örgütlenme sanayi etrafında oluşturulmaya çalışılmıştır.  Özellikle 1980’li yıllara kadar tecrübe ettiğimiz iktisadi kalkınma pratiklerinde bunu çok bariz bir şekilde görebilmek mümkündür. Ağırlıklı olarak tarımsal nitelikli büyük bir nüfusun transformasyonu için bu belki de bir zorunluluktu. Sanayi ve tarım arasındaki nisbi fiyatların ilki aleyhine dönmesi, nüfusun zamanla kırsal kesimlerden kentlere yönelmesine yol açmış ve bu nüfusun da en kolay istihdam edilebileceği sektör olması sanayiyi ön plana çıkarmıştır.  Bu gelişmeler sanayicilere hem toplumsal düzeyde, hem de siyasiler nezdinde itibar kazandırmıştır.Toplumsal örgütlenmede sanayide çalışanların siyasi kararlarda etkinliklerinin artması da bu sebeple mümkün olmuştur.

Sanayisizleşme ve mali kaynak paradoksu

Bugün olduğu kadar geçmişte de, Türkiye ekonomisinindeki büyüme pratikleri yapısal olarak hep mali kısıt altında kalmıştır. Düşük tasarruf oranı ve yüksek büyüme arzusu ekonomiyi kaynak açıklarıyla karşı karşıya bırakmış ve bu açıklar ya enflasyon ya da cari açıklar ve dış borçlanma sorunları olarak kendini göstermiştir.Dış konjonktür elverdiği ölçüde, herhangi bir ödeme güçlüğüne düşmeden bu sorunlarla baş edebilmek ve yürütülmekte olan büyüme politikasını sürdürebilmek mümkün olmuştur.

Günümüz dünyasında dış konjonktürün ülke politikaları üzerindeki etkileri inkar edilemez.  Son yıllarda dünya düzeyinde çıkan ekonomik bunalım ve beraberinde gelen likidite bollukları bizim gibi ülkelerin yabancı mali kaynaklara erişimini kolaylaştırmıştır.  Dahası uluslararası düzeyde sermaye hareketlerini yönetmenin zaruri kıldığı uluslararası koordinasyon ihtiyacı, neredeyse tek tip para politikaları uygulamalarını getirmiş, sonuçta bu uygulamalar herbir ülkenin kendi özgün yapılarından doğan ihtiyaçlarına hizmet etmekten uzaklaşmıştır. Özellikle yapısal sorunlarını halletmekten ısrarla kaçınan iktidarların uygulamaya çaba sarfettiği enflasyon hedeflemesi gibi politikalar, ülke içindeki sektörel nisbi fiyatların bozulmasına neden olmuştur. 1970’lerde tarımdan sanayiye yönelişe yol açan nisbi fiyatlardaki değişim, bu kez sanayiden hizmetlere kayışın nedeni haline gelmiştir.

Aynı zamanda günümüzdezenginliğin kaynağı haline gelen bu sektörlere yöneliş, beraberinde siyasi ve iktisadi karar alam sürecinde etkinliğin sanayicilerden hizmetler sektörü temsilcilerine doğru kaymasını getirmiştir.  Toplumsal örgütlenme şekli değişmeye başlamış, daha önce sanayi etrafında oluşan örgütlenmede yer alan toplumsal katmanların giderek iktisadi ve siyasi kararlarda ağırlıkları ortadan kalkmıştır.

Ancak Türkiye gibi ülkelerdeki yapısal sorunlardan biri büyümek için mali kaynak ihtiyacıdır ve bu ihtiyacın karşılanmasında dış konjonktürün sağladığı imkan lara başvurulmaktadır. Tercih edilen büyüme modelinin ve harcama şeklinin devamı ise böylece bu konjonktürün sürekliliğine bağlı hale gelmiştir. Konjonktür değiştiğinde ülkenin büyüme tercihlerini olduğu gibi sürdürebilmesi imkansızlaşacaktır.  Aslında Rodrik’in dikkat çekmeye çalıştığı sanayisizleşmenin gelişmekte olan ülkeler için oluşturduğu başlıca tehlikelerden biri budur.

Malum olduğu üzere hizmet sektörlerinin yabancı mali kaynak yaratma kabiliyeti sanayiye göre çok daha düşüktür. Son yıllarda ülkemizde yabancıların gayrimenkul edinimlerine izin verilmesi inşaat ve gayrimenkul sektörünün döviz geliri elde etme kabiliyetini arttırmıştır; ancak sektörün niteliği itibariyle bu kabiliyetin sınırlı olduğu unutulmamalıdır. Oysa sanayi üretiminin dış ticarete-konu-olan mallardan oluşması, sanayi sektörünün sürdürülebilir bir döviz kazanma kabiliyetine sahip olmasına imkan sağlamakta; Türkiye gibi kaynak açığı olan ülkelerde dışarıdan, borçlanma dışında mali kaynak teminine aracılık etmektedir.

            İktisatçılar olarak bizler, son zamanlarda ülkemizde meydana gelen yetersiz büyüme sorununu iktidarın yapmış olduğu yanlış sektörel tercihlere bağlama eğilimindeyiz.  Rodrik’in dikkat çekmeye çalıştığı gibi, bu durum sadece Türkiye’nin değil aynı zamanda günümüzdeki birçok gelişmekte olan ülkenin maruz kaldığı bir problemdir ve birçok faktörün bu sonuca yol açtığı söylenebilir. Ancak ülkemizdeki gelişmelerin ışığında, bugüne kadar üzerinde çok fazla durulmayan sektörel nisbi fiyatlardaki gelişmelerin ve bu gelişmelere neden olan birtakım kurumsal uygulamaların rolünüihmal etmek doğru olmaz.

            Konjonktürel manada uluslararası likiditede meydana gelen artış ve bundan yararlanabilmek için ülkelerin yapmak zorunda kaldıkları kurumsal düzenlemelerin sektörel nisbi fiyatların bozulmasını, sanayiden hizmetlere yönelişi hızlandırmış olduğunu düşünmek abartı olmayacaktır. Özellikle uluslararası sermaye akımlarının yönetiminde önemli olan para politikaları uygulanırken, nisbi fiyatlardaki değişme sebebiyle sektörel denge sanayi aleyhine bozulmakta; bu dengenin tekrar sağlanması için gerekli yapısal reformlar da büyük ölçüde ihmal edilmektedir.

            Bugünlerde biz iktisatçıların önemser göründüğü sanayileşme seçeneğinin tekrar gündeme gelebilmesi, öncelikle sektörel düzeydeki nisbi fiyatları sanayi lehine dönüştürebilecek yapısal reformlardan başlaması gerektirmektedir.

* D. Rodrik (2015). “Premature deindustrilization”.  John F. Kennedy School of Government Harvard University. Manustrcipt (Revised version). November.

[1]Sanayisizleşme, ingilizce de-industrilization kelimesinin karşılığı olarak kullanılmaktadır.

 

Yazar/Çevirmen Hakkında

Öner Günçavdı

Yorum Yapın

Takip

Son Yazılar

Son Yorumlar

Kategoriler

Arşivler