Çalışmanın Evrimi- Dani Rodrik

VISIONI Palazzo della Provincia Sala Depero IL FUTURO DELLA GLOBALIZZAZIONE Nella foto: Dani RODRIK Festival dell'Economia Trento 02 giugno 2011 Hugo MunozYazar: Dani Rodrik
Çeviri: Zeynep Özdemir
Seslendirme: Furkan Tolga Yüce


Aralık ortasında Birleşmiş Milletler yıllık nişanesi olan İnsani Gelişim Raporlarından sonuncusunu yayınlayacak. Bu senenin raporu çalışmanın doğasına odaklanıyor: geçimimizi sağlama şeklimizin ekonomik küreselleşmeyle, yeni teknolojilerle ve sosyal organizasyondaki yeniliklerle nasıl değiştiği. Gelişmekte olan ülkeler için görünüm oldukça karışık.

Çalışmak çoğu insan için çoğu zaman çoğunlukla tatsızdır. Tarihte, ülkeler fazlasıyla yıpratıcı iş yaparak zengin oluyordu. Ve zengin olmak da insanların daha hoşa giden işler yapma fırsatı bulmasının bir yoluydu.

Sanayi Devrimi sayesinde, pamuk tekstili, demir ve çelik, ve ulaşımdaki yeni teknolojiler tarihte ilk kez emek verimliliği seviyesinin durmadan artmasını sağladı. İlk olarak on sekizinci yüzyılın ortalarında Britanya’da, ve sonra Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da kadın ve erkekler fabrikaların artan işçi talebini karşılamak için kırsaldan şehirlere akın ettiler.

Fakat, senelerce, işçiler artan verimliliğin çok az istifade edebildiler. Uzun saatler boyunca boğucu koşullarda çalıştılar, fazla kalabalık ve sağlıksız evlerde yaşadılar ve kazanımlarında çok az bir artış gördüler. İşçilerin ortalama uzunluğu gibi bazı göstergeler, yaşam standartlarının bir süre için düşmüş bile olacağını gösteriyordu. Sonunda, kapitalizm kendi kendini değiştirdi ve kazanımları daha genişçe paylaşılır oldu. Bu kısmen, kırsal işçi fazlası suyunu çektikçe maaşların artmasından kaynaklanıyordu. Ama, bir o kadar önemli diğer husus da işçilerin kendi çıkarlarını savunmak için organize olmasıydı. Devrimden korkan sanayiciler uzlaşmaya gittiler. Medeni ve siyasi haklar işçi sınıfına da verildi.

Demokrasiye gelince, kapitalizmi daha da ehlileştirdi. Devlet direktifi veya müzakereyle gelen düzenlemeler, düşük çalışma saatleri, daha fazla güvenlik ve aile, sağlık ve diğer faydalar sağladıkça istihdam koşulları iyileşti. Eğitim ve talime yapılan kamu yatırımları işçileri hem daha üretken yaptı hem de istediklerini seçmekte daha özgür kıldı.

Sonuç olarak, işletme karında işçinin payı arttı. Fabrikadaki işler hiçbir zaman hoş olmasa da, mavi-yaka meslekler tüm tüketim olanakları ve yaşam stili imkanlarıyla orta-sınıf hayat standardını mümkün kılıyordu.

Sonunda, teknolojik ilerleme endüstriyel kapitalizmi sarstı. Üretim sektöründe emek verimliliği ekonominin geri kalanından çok daha hızlı arttı: aynı veya daha yüksek kalitede çelik, araba ve elektronik eşya çok daha az işçi ile üretilebiliyordu. Bu yüzden “artan” işçiler hizmet sektörüne yöneldi – eğitim, sağlık eğlence ve kamu yönetimi gibi. Böylece sanayi sonrası ekonomisi doğmuş oldu.

Çalışma bazıları için daha ilgi çekici olmaya başladı, ama herkes için değil. Sanayi sonrası dönemde, refaha ermek için yetenek, sermaye ve idraki olanlar için hizmet sektörü çok fazlaca imkan sağladı. Bankacılar, danışmanlar ve mühendisler sanayi devri atalarından çok daha yüksek maaşlara sahip oldular.

Aynı öneme haiz bir başka nokta da, ofis işleri fabrikada hiç olmayan özgürlük ve kişisel özerklik sağladı. Uzun saatlere rağmen (belki fabrika işlerinden de uzun) hizmet profesyonelleri günlük hayatlarında ve işyeri kararlarında daha fazla kontrole sahiptiler. Öğretmenler, hemşireler ve garsonlar aynı derecede iyi kazanmıyorlardı ama onlar da üretim katının mekanik angaryanın monotonluğundan kurtulmuşlardı. Bununla birlikte daha az yetenekli işçiler için hizmet-sektörü işleri endüstriyel kapitalizmin anlaşılmış faydalarından vazgeçmek anlamına geliyordu. Hizmet ekonomisine geçiş, genelde işçilerin pazarlık gücünü ve iş güvenliğini zayıflatarak; sendikaların, istihdam güvencelerinin ve maaş eşitliği standartlarının düşüşüyle beraber anılıyordu.

Bu yüzden sanayi sonrası ekonomisi işçi piyasasında sabit, yüksek maaşlı ve tatmin edici hizmet işleri olanlarla uçucu, düşük maaşlı ve tatmin etmeyen işleri olanlar arasında yeni bir ayrım açtı. Her bir iş türünün payını –ve böylece sanayi sonrası dönüşümünün ürettiği eşitsizliğin boyutlarını– iki faktör belirliyordu: işgücünün eğitim ve kabiliyet seviyesi ve (üretime ek olarak) hizmetlerdeki emek piyasasının kurumsallaşma derecesi.

Eşitsizlik, dışlanma ve ikililik, kabiliyetlerin başarısız bir şekilde dağıldığı ve birçok hizmetin ders kitaplarındaki “ideal” spot marketlere yakınsadığı ülkelerde daha da belirginleşmişti. Yeterli bir geçim sağlamak için birçok işçinin birden çok meslek edinmek zorunda kaldığı Birleşik Devletler bu modelin kurallara uygun bir örneğini teşkil ediyor hala.

İşçilerin büyük bir çoğunluğu hala düşük- ve orta-gelirli ülkelerde yaşıyor ve bu dönüşümlerden geçmeyi bekliyor. Geleceklerinin benzer bir yoldan geçmeyeceğini (geçmesi gerekmediğini) düşünmek için iki sebep var.

İlk olarak, güvenli çalışma koşulları, örgütlenme özgürlüğü ve toplu pazarlığın tarihte gerçekleşenden daha önceki bir kalkınma safhasında öne çıkmaması için bir sebep yok. Siyasi demokrasinin gelirlerin yükselmesini beklemesi gerekmediği gibi, yüksek emekçi standartlarının ekonomik kalkınmanın gerisinden gelmesine gerek yok. Düşük-gelirli ülkelerde işçiler endüstriyel kalkınma ve ihraç performansı adına temel haklardan mahrum kalmamalılar.

İkincisi, küreselleşme ve teknolojik ilerleme mekanizmaları, arkadan gelenlerin Dört Asya Kaplanı, ya da Avrupa ve Kuzey Amerika ekonomilerinin sanayileşme deneyimiyle rekabet etmesini, imkansız değilse bile oldukça zorlaştıracak şekilde üretim işinin doğasını değiştirdi. Kalkınmakta olan (ekseriyası değilse de) birçok ülke büyük bir üretim sektörü geliştirmeden hizmet ekonomisi olmaya başlıyor –“prematüre sanayileşme-me” adını verdiğim bir süreç. Prematüre sanayileşme-me gelişmekte olan dünyadaki işçilerin üretim angaryasını çekmemesi için gizli bir lütuf olabilir mi?

Eğer öyleyse, böyle bir geleceğin nasıl kurulacağı çok açık değil. İşçilerin çoğunluğunun yeterli bir geçim sağlarken kendi işlerinin sahibi olduğu –esnaf, bağımsız profesyoneller veya sanatçılar– ve kendi çalışma koşullarını oluşturduğu bir toplum ancak tüm ekonomide verimlilik zaten çok yüksekse mümkün. Yüksek-verimlilikte hizmetler –bilişim teknolojileri veya finans gibi– yoksul ülkelerde bolca bulunan vasıfsız tarzda değil de iyi eğitilmiş işçiler gerektiriyor.

Sonuçta kalkınmakta olan ülkelerde çalışmanın geleceği adına hem iyi hem kötü haberler var. Sosyal politika ve işçi hakları sayesinde işçiler kalkınma sürecinin çok önceki bir safhasında ekonomide tam paydaş olabilirler. Aynı zamanda ekonomik kalkınmanın geleneksel motoru –sanayileşme– çok daha düşük verimde işleyecek gibi gözükmekte. Yüksek kamu beklentileri ve düşük gelir getiren kapasitenin birleşimi tüm dünyada gelişmekte olan ekonomiler için büyük bir tehdit.

Kaynak: The Evolution of Work

Etiketler

Yorum Ekleyin

Yorum yapmak için tıklayınız