Nüfus Gıda İlişkisine Tarihsel Bir Bakış Ve İktisatçılar

World population increase most in Africa: Crowded Oshodi Market in Lagos, Nigeria.Nüfus Gıda İlişkisine Tarihsel Bir Bakış Ve İktisatçılar

Yazan: Orkun Önal*

Modern zaman insanının geleceğe dair belki de en temel kaygısı, birbiri ile doğrudan ilişkisi olduğu düşünülen, nüfusun hızla artması-kaynakların tükenmesi-çevre tahribatı üçlüsüdür. İktisat dünyası da bu kaygıdan etkilenmemiş değildir. 20.yy. ortalarında geniş anlamda popülerlik kazanan nüfus-kaynak ilişkisi, iktisatçıların gündemine 18.yy.’da girmiştir. Nüfus-kaynak ilişkisinin; nüfus-enerji, nüfus-tatlı su, nüfus-mineraller ve nüfus-temiz hava gibi birçok alt başlığı bulunmaktadır. Gıda yukarıdaki doğal kaynaklardan bir özelliği ile ayrılmaktadır: gıda, Neolitik Devrim’den beri doğal kaynakların hammadde girdisi olduğu bir üretim süreci ile ‘üretilen’ bir üründür. Bu haliyle, doğal kaynaklara dair nüfusun çok arttığı yakın zamanlara kadar ciddi bir sıkıntı görülmemişken, yakın zamanların çok öncesinde de kimi zaman yerel ölçekte kimi zaman daha geniş coğrafyalarda gıda darboğazları yaşanmıştır.

Nüfus ve beslenme ilişkisinin analiz edilebilmesi için gerekli veriler günümüzden uzaklaştıkça daha az kesinlik, daha fazla varsayım içeren yöntemlerle elde edilmeye çalışılmıştır. Günümüzde gelişmiş istatistiksel veri toplama teknikleri mevcut iken, erken modern dönemde nüfusa dair farklı amaçlarla veriler toplanmıştır. Orta çağ ve öncesinde ise nüfus verileri yine yazılı tarihsel kaynaklardan çıkarımlarla elde edilmeye çalışılmakta iken, eski çağların nüfus ve beslenme verileri arkeolojik araştırmalardan yola çıkılarak antropometrik analizlerle ve paleontoloji teknikleri ile ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. Dünya’daki bilinen ilk nüfus sayımının 17.yy’da yapıldığı, batı ülkelerinde 19.yy’da, gelişmemiş ülkelerde ise ancak 20.yy’da yaygınlaştığı bilinmektedir (Saraç, 1997: 9). Son 2300 yıldaki nüfus değişimi ise tahmin çalışmalarına göre aşağıdaki gibidir:

Grafik 1: Dünya Nüfusunun Değişimi

Screen Shot 2015-11-16 at 11.27.29

Üstel artış grafikte net biçimde göze çarpmaktadır. 21.yy.’a kadar nüfus geometrik bir artış göstermiştir.

İktisadi Düşünce ve Nüfus teorileri

Hemen her iktisadi okulun nüfus konusunda bir önermesi bulunmaktadır. Merkantilistler nüfusun ulusal gücün bir öğesi olduğunu ileri sürerek, artışın olumlu olacağını ve ekonomiyi de daha iyi seviyelere taşıyacağını öne sürmüşlerdir (Wallerstein, 1999: 94). Fizyokratlar ise sebep sonuç ilişkisini tam tersi yönden okumuşlardır. Onlara göre nüfus artışı sebep değil, ancak sonuç olabilir. Zenginleşen ülkelerin nüfusunun artabileceğini söylemişlerdir (Currais, 2000: 77). Bu görüş klasik iktisatçıların konu ile ilgili görüşlerine oldukça paralel bir doğrultudadır. Detaylarda birçok farklı ayrım olmakla birlikte, bu farklı görüşler arasındaki en temel kırılma “iyimserlik-kötümserlik” ikiliğinde yaşanmıştır. Thomas Robert Malthus’un kötümser tezlerinin yer aldığı “Essay on Principle of Population” kitabı ile başlayan bu çatışmada, iyimserlerin ilk temsilcisi ise ütopyacı sosyalist olarak görülen William Godwin olmuştur. Kötümser iktisatçıların çatı fikri, dünyanın fiziki şartlarının kaldırabileceği bir nüfus sınırının olduğu ve bu sınıra yaklaşıldığında insanlığın bir takım sıkıntılar çekmek zorunda olduğudur. İyimserlerin ortak noktası ise, bir şekilde (insanların ilelebet nüfusu artırmaya gönüllü olmayacağı veya nüfus artsa bile kaynakların kullanım verimliliğinin artışı ile beraber iyi düzenlenmiş tahsisi sayesinde) sürdürülebilir bir nüfus artışının problem olmayacağı düşüncesidir.

Klasik İktisatçılar

Klasik İktisat’ın kurucusu Adam Smith ‘hiçbir türün geçimliğinin ötesinde çoğalamayacağı’ tezini öne sürmüştür. Burada giyim ve barınma gibi problemler de beslenmeyle birlikte geçimlik tanımının içerisindedir (Livi-Bacci, 1991: 11). David Ricardo da toplumun sefaleti en derinden hisseden kesimi olan işçilerin ucuz gıdaya mecbur olmalarından yola çıkarak, ucuz gıdanın bol olduğu Amerika’da bu durumun nüfusu artırdığına işaret etmiş, gıda fiyatlarının yüksek olduğu Avrupa’da ise nüfusun azaldığını belirtmiştir. John Stuart Mill de Ricardo’nun tezini onaylayarak katkıda bulunmuştur; ona göre, pazardaki işçi ücretleri ‘doğal ücret’lerin üstünde olduğunda nüfus artış eğilimine girer. Bu yüksek ücretler yatırım iştahını törpüler, sonuçta iş gücü talebi azalır ve ücretler doğal seviyesine geri döner (ücretlerin tunç kanunu). Mill buna dayanarak, aşırı nüfusun önüne geçilmesinin veya işçilerin sefalet içinde yaşamasının engellenmesi için kamusal doğum kontrol programlarının ve popüler öğretimin geliştirilmesi gerektiğini öne sürer (Ehrlich ve Lui, 1997: 209). Klasik iktisatçılar nüfus artışını ancak kişi başına tarımsal üretkenlikteki artışın mümkün kılacağını düşünmüş ve daha çok bu konuya odaklanmışlardır. Fizyokratlar ise tarıma açılacak toprak miktarını daha çok önemsemişlerdir. Fizyokratlar genel olarak toprak ve tarım ekonomisine odaklandıklarından bu konudaki duruşları şaşırtıcı değildir. Klasik iktisatçılar, fizyokratlara göre daha isabetli bir denklem kurmakla birlikte, bu denklemdeki üretkenliğin geleceği noktaları öngörememişlerdir.

Kötümser Bir İktisatçı: Thomas Robert Malthus

Kişi başına gelirde bölen etkisi yaratan nüfus meselesinde derinleşen, nüfus meselesini başlı başına bir konu halinde gündemine alan ve sonraki tartışmalara önayak olan isim ise Malthus olmuştur (Ehrlich ve Lui, 1997: 206). Malthus nüfusun artışı için gıdayı ve cinsiyetler arasındaki çekimi ön şart olarak ortaya koymuştur (Malthus, 1798: 4). Aynı zamanda cinsiyetler arası çekimin getirdiği nüfus artış motivasyonunun, gezegenin insanlar için sunacağı geçimlik madde artışından daha güçlü olacağını iddia etmiştir. Yine Malthus, toplumun sağlığını nüfusa etkisi bakımından gıdaya kıyasla kayda değer bir parametre olarak görmemiştir (Lee, 1985: 635). Yani medikal önlemlerin, gıda arzı yanında nüfusun değişimine ciddi bir etkisi olamaz demektedir. Malthus’un teorisinde gıda arzı sabit kabul edilmektedir. Gıda arzını sabit kabul etmesinin arkasında, tarım üretimindeki artışı tarım arazileri ile sınırlaması yatmaktadır; üretkenlik artışını göz ardı ettiğinden gıda arzı artışının ancak aritmetik olabileceğini iddia etmiştir (Malthus, 1798: 7). Gıda arzı ancak sabit bir hızla yani aritmetik olarak artabilecekken, nüfus artışının eğilimi geometrik artış şeklindedir. Haliyle nüfustaki artış, gıdaya erişimin zorlaşması anlamına gelmektedir ve artışın hızı kesilecektir. Bu olgu “Malthus Tuzağı” (Malthusian Trap) olarak terminolojiye geçmiştir (Ehrlich ve Lui, 1997: 207). Nüfusun dengesi; geç evlenme (hatta hiç evlenmeme), hamileliğin azaltılması gibi doğum oranını azaltıcı önlemlerle ve/veya kıtlıklarda, salgınlarda ölüm oranlarının radikal artışı ile sağlanmaktadır (Di Vittorio, 2006:155). Malthus, insanlar için de çoğunlukla benzer bir yazgı öngörür; ona göre sefalet veya başka sıkıntılar çekilmeden nüfusun dizginlenmesi mümkün değildir. Bu kaderden kaçışı ise “önleyici kontrol” olarak tanımladığı, evlilikten kaçınmak, doğumu geciktirmek gibi doğum oranını azaltıcı iradî eylemlerde görmektedir. Ölüm oranını artıracak doğal mekanizmaları ise “pozitif kontrol” olarak tanımlamıştır.

Kapitalizme dayalı bir kötümserlik: Karl Marx

İktisadi okul olarak kapitalizmin karşısında konumlansa da Karl Marx da nüfus konusunda kötümser bir teori ortaya koymaktadır. Tabi bu kötümserlik kapitalizm sürdüğü müddetçe geçerli olacak bir durumu niteler. Marx’a göre, üretim ve zenginlik arttığında tüketim ve tasarruflar artacak, artan nüfus ile işçi ücretleri düşecek ve yedek işçi ordusu denilen işsizlerin sayısında patlama yaşanacaktır. Böylece yaşam standartları düşecek ve doğum oranı azalacak/ölüm oranı artacaktır. İşçi sayısı yeniden azalacak, işçi ücretleri artacak, artan refahla nüfus yeniden artmaya başlayacak, özetle döngü başa saracaktır. Marx’ın da kontrol mekanizmalarının Malthus’un denkleminden farkı işçi merkezli bakıştır, onun dışında nüfus değişimine bakış açıları benzer sayılabilir (Newman, 1995: 8).

Neoklasikler

Modern dönemde ölüm oranı konusunda yaşanan ilerlemeler nedeniyle, nüfus artışını sağlayan parametre daha ziyade doğum oranı olarak görülmektedir. Doğurganlığın oranında modern öncesi dönemlerdeki gibi fiziksel engellerden ziyade psikolojik değişkenler etken olmaktadır. Bu bağlamda neo-klasik iktisatçılar, ebeveynlerin doğurganlıkla ilişkili motivasyonlarını da ayrıca incelemişlerdir. Becker, sahip olunan çocukların, ebeveynler tarafından diğer tüm metalar gibi bir menfaat nesnesi olarak görüldüğünü iddia etmektedir. Bu bakış açısına göre, çocuğun ebeveyn için olası iki tür faydası vardır: çocuk aile işletmesinde işgücü olarak kullanılabilir (genelde çiftlik işlerinde) ya da çocuk ebeveynlerin yaşlılık zamanlarına dair bir bakıcı sigortasıdır. Eğer ebeveynlerin çocuk sahibi olma motivasyonunda geleceğe dair bir yatırım niyeti hâkimse, bunun ikame ürünü olarak görülebilecek sosyal sigorta sistemleri doğurganlığı azaltan bir etki gösterecektir. Bu soru birçok araştırmacıya ilham vermiştir. Barbara Entwisle ve C.R. Winegarden, Jeffrey B. Nugent ve R.T. Gillaspy, Isaac Ehrlich ve Francis Lui gibi akademisyenler bu konuyu farklı ülkelerin karşılaştırmalı analizlerini içeren çalışmalarında incelemiş ve önermenin doğruluğunu ortaya koymuşlardır. Modern zamanın araçları ise çocuğa duyulan faydacı ihtiyacı giderek ortadan kaldırmaktadır ve bu nedenle modernleşme sürecini geçiren toplumların nüfus artış oranının düşmesi beklenir. Bu durumda Neo-Klasik iktisadın ‘negatif kontrol’ünün modernleşme ile gelen kültür-yaşam tarzı olduğu söylenebilir.

Özetle modern öncesi dönemdeki nüfus hareketlerine dair kötümser iktisatçılar, doğanın artan nüfusu bir yere kadar taşıyabileceğini, sınırlar zorlanmaya başladığında ise bir takım denge mekanizmalarının devreye gireceğini ve bu mekanizmaların yol açacağı tahribattan kaçışın olmadığını ileri sürmektedir. Adam Smith’ten Ricardo’ya, Malthus’tan McKeown’a ve Marshall’a kadar birçok iktisatçı detaylarda farklılaşsa da temelde bu fikre sahiplerdir. Yaşanacak tahribatın önüne geçecek tek çözüm ise insanların kendi iradeleri ile çoğalmalarını sınırlandırması olarak görünmektedir.

İyimserler

Nüfus konusundaki iyimser görüşlerin ise temelde ortak noktası, dünya kaynaklarının sınırlılığının insan için bir problem olmayacağı, doğal süreçlerle ve/veya insan eliyle müdahale sayesinde kaynak kıtlığı sorunu çekilmeyeceğini ileri sürmesidir. Nüfus artışının gıdaya ulaşımı engelleyip, nüfusu sınırlandırdığı savı iyimserler tarafından reddedilmektedir. İyimserlerin bir kısmına göre medikal gelişmeler gıda kaynaklarının durumundan çok daha önemlidir ve nüfus artışının önünü bu gelişmeler açmıştır. Öte yandan gelişen teknolojinin, kaynak kullanım verimliliğinde kaydettiği ilerlemeler ve vaat ettikleri, iyimserlerin sarıldığı bir başka argüman olarak görünmektedir. Bu görüşlerin daha genel bir ifadesi ise, evrimci bir perspektif içeren, insan türünün değişen şartlara adaptasyonu olmuştur. Birçok iyimser, insanın yaşadığı sıkıntılara uyum göstererek doğanın kısıtlarına yenik düşmeyeceğini öne sürmektedir.

Malthus’la aynı zamanlarda yaşayan ve hatta Malthus’un eleştirilerine muhatap olan Godwin, “Political Justice” ve “Of Population” adlı çalışmalarında nüfus konusuna değinmiştir. İnsanlığın geleceğine dair oldukça iyimser öngörülerde bulunan Godwin, savaşların biteceği, kaynak dağıtımının daha adil olacağı, teknolojik gelişimin kol gücüne olan ihtiyacı oldukça azaltacağı ve aynı zamanda tarım da dâhil birçok alanda üretkenliği hızla artıracağı bir gelecek tasavvuruna sahiptir. Godwin’in bu güzel dünyasında ise nüfus zamanla belli bir dengeye ulaşacaktır ve insanlar bu dengeyi gözetecek şekilde hareket edeceklerdir (Danış, t.y.: 17-21).

Zenginliğin merkezi planlama ile insanlara paylaştırılması gerektiğini savunan görüşlerden olan ütopyacıların arasında görülen Robert Owen ise, nüfus meselesini bir iş gücü planlaması olarak ele almıştır. İşsiz güçsüz, aylak vatandaşların uygun işlere yerleştirilmesi durumunda, atıl gibi görünen bu nüfusun aslında iktisadi olarak çok faydalı olabileceği üzerinde durmuştur. Owen, Malthus’un “gıda arzının her zaman aritmetik artacağı”na dair görüşüne açıkça karşı çıkmaktadır; çalışkan ve akıllı bir toplumun toprak verimliliğini “bire karşı sonsuz” oranda artırarak gıda arzını yeterli düzeyde tutabileceğini ileri sürmektedir. Owen, Malthus’un göremediğini görmüş, teknik ilerlemenin gıdanın aritmetik artışı tezini yıkacağını belirtmiştir. Owen doğanın tükenmez besin kaynağı olarak insanlara binlerce yıl yeterli olabileceğini, doğru ilkelerle akılcı bir şekilde kaynaklar yönetildiğinde insanların her daim bolluk ve refah içinde yaşayacağını söylemiştir (Owen, 1995: 74).

Michael Kremer de yeni nüfus modelinde, nüfusun sınırlayıcısı olarak gıda arzını değil, teknolojinin imkânlarının olduğunu söylemektedir (Kremer, 1993: 681). Kolonileşme döneminin hemen öncesinde, Eski Dünya ile Yeni Dünya arasındaki nüfus yoğunlukları incelendiğinde bu ilişki daha net olarak görülebilmektedir (bkz. Tablo 1). Teknolojik açıdan daha erken gelişen Eski Dünya’nın nüfus yoğunluğu km2’de 4,85 kişiye denk geliyorken Amerika’da bunun onda biri bile değildir (Kremer, 1993: 710).

Tablo 1: 1500 Yılında Nüfus ve Nüfus Yoğunluğu

Screen Shot 2015-11-16 at 11.28.38

Kaynak: M. Kremer, “Population Growth and Technological Change: One Million B.C. to 1990”, The Quarterly Journal of Economics, C. 108, Ağustos 1993, s. 710.

Teknolojinin modernleşme ile birlikte gösterdiği etki ise daha farklıdır. Teknolojik açıdan ilerleyen toplumlarda, kişi başına milli gelir artmaktadır. Bu durum ise uzun vadede farklı dinamiklerin (eğitim seviyesi, uzayan öğrenim hayatı ve geç evlilik, yoğun iş hayatı, sosyal güvence sistemleri vs.) etkisi ile doğurganlık oranlarını düşürerek nüfus artış hızını azaltmaktadır (Kremer, 1993: 712).

Gıda-Nüfus İlişkisi

Kıtlık ile nüfus yapısı arasındaki etkileşim daha çok ölüm oranında kendisini göstermektedir. Doğurganlık kıtlık dönemlerinde her ne kadar azalsa da, çocuk sahibi olma motivasyonu uzun vadede değişmediğinde, kıtlıktan çıkıldığı zamanlarda doğurganlık normalin üzerine çıkmakta ve doğurganlık oranı uzun vadede dengelenmektedir. Kıtlık atlatılana kadar beslenme alışkanlıklarında da değişiklikler yaşanmaktadır. Kilo kaybı ile beraber, normalde çok tüketilmeyen alternatif gıdalara yönelim görülmektedir. Kıtlığın ölüm oranına etkisi ise doğrudan açlıktan ölümler şeklinde değil, açlığın salgınların önünü açması ile gerçekleşmektedir.

Gıda arzı yetersizliği ile nüfusun sınırlanacağını ileri sürenlerin temel tezlerinden birisi de, beslenmenin yetersiz olduğu dönemlerde ortaya çıkan bulaşıcı hastalıkların, yetersiz beslenme etkisi ile insanların bağışıklık sisteminin zayıflaması sonucunda hızla yayılarak salgına dönüşmesi ve kitlesel ölümlere neden olduğudur. Bununla birlikte açlık sınırında gezinen alt sınıfların, konut ve hijyen sorunu gibi salgınların etkisini şiddetlendirecek başka dezavantajları da mevcuttur. Tarihsel veriler istenilen değişkenleri sabit tutma olanağı pek vermediğinden, salgın-nüfus ilişkisinde farklı zaman ve coğrafyalara ait çelişkili verilerle karşılaşılmaktadır. Veremin etkisinin BCG’den çok önce, beslenme kalitesinin artmaya başlaması ile azalırken, Kara Veba’nın alt ve üst sınıflarda yakın ölüm oranına neden olduğu görülmektedir. İskandinavya’da kötü hasadı takip eden yıllarda ölümcül bulaşıcı hastalıklar daha etkili olmuştur. İtalya’da ise tahıl üretim miktarı ile salgınların beraber azaldığı dönemler görülmektedir. Beslenme kalitesi daha kötü olan fakir halk kesimlerinde enfeksiyonların daha etkili olması da kıtlık-salgın-nüfus ilişkisini doğrular nitelikte bir veridir. Daha sonraları yapılan laboratuvar çalışmaları ise tarihi verilerin yetersiz kaldığı noktada, baştaki tezi sınama noktasında yardıma koşmaktadır. Bu çalışmalar beslenme durumundan etkilenen bulaşıcı hastalıkları ortaya koymuştur.

İnsanlık tarihinde beslenme biçimi, toplumların yaşadığı coğrafya ve zamanın şartlarına göre birçok değişim göstermiştir. Yaşanan en köklü ve tarihsel olarak etkili değişim ise üzerinde ittifak edildiği üzere Neolitik devrim olmuştur. Cipolla Neolitik devrimi insanlık tarihinin iki büyük devriminde birisi olarak görür (Cipolla, 2012: 10). Neolitik devrimden önce insanlar avcılık ve toplayıcılık ile hayatta kalmaya çalışmış, bütün zamanlarını gıda peşinde harcamışlardır. Neolitik devrimle birlikte insanlar hayvanları evcilleştirmiş ve toprağı işlemeye başlamıştır. Tarımın gelişmesi MÖ 10000’den itibaren nüfus artışını olumlu etkilemiştir (Newman, 1995: 28).

Tarımsal üretim miktarı ile ürünlerin fiyatları arasında ters orantılı bir fonksiyon olduğu önceki bölümlerde belirtilmişti. Ürünlerin ücretleri ile ilgili verilerden yola çıkarak da tarımsal üretim miktarındaki dalgalanmaları görme imkânı olduğundan bahsedilmişti. 16.yy. ile 19.yy. arasında İngiltere’de yaşanan 6 yıllık kısa dalgalanmaların başlıca nedeni ekonomik düzenleme biçimleri ve zaman zaman tahıllardaki patojen vakaların yaygınlığı iken, 12 yıllık uzun dalgalanmaların sebebi ise hava şartları olarak genellenmiştir (Scott ve Duncan, 2002: 43). Bu dalgalanmaları aşan, grafikte bant seviyesini yukarılara taşıyan değişimlerin altında ise başka etkenler yatmaktadır. Bu dalgalanmalar yine yaşanmaya devam etmekle birlikte, 16.yy.’dan itibaren tarımsal üretim seviyesi ivmeli biçimde git gide yükselmiştir. Bunun başlıca nedenleri ise coğrafi keşiflerle birlikte yeni kıtalardan gelen yeni gıdaların (patates, mısır) sunduğu imkânlar, tarımsal üretim tekniklerindeki ilerlemeler ve toprağın mülkiyet yapısının değişmesi olarak sıralanabilir.

Sonuç

Gıda üretiminin verimi artıran her gelişme, daha fazla nüfusun desteklenebileceği anlamına gelmektedir. Adaptasyon ise insan türünün yok olmasını bugüne kadar engellemiştir ve bugünden sonra da engelleyebilir ama bu durum, dünyanın insan nüfusu artışını sınırsız biçimde destekleyebileceği anlamı taşımamaktadır. Enerjinin dönüşümü yasası gereğince de, nüfusun sınırsız biçimde artabileceği iddia etmek gerçekçi durmamaktadır.

Bu çıkarım, ilk bakışta kötümserlerin tezlerine daha yakın görünmektedir. Bugün de nüfus meselesine dair hâkim görüş kötümserlerin tezlerine yakın seyretmektedir. Gıda, enerji ve çevre kirliliği noktasında sunulan başlıca çözüm; nüfus artışının yavaşlatılması, sınırlandırılması ve hatta geriletilmesi şeklindedir. Ne var ki, dünyanın mevcut halde daha fazla nüfusu taşıyabilme imkânlarının mevcut olabileceği ihtimali es geçiliyor gibi görünmektedir. Bilim ve teknolojinin gelişimi her geçen gün yeni olanaklar sunmaktadır. Bununla birlikte üretim-tüketim dengesinin adil olmamasından kaynaklanan sorunlar üzerine eğilmek de daha öncelikli görünmektedir. Malthus’un gelir dağılımı adaletsizliğinin dezavantajlı konumundaki insanlar için önerdiği “Bırakınız ölsünler” yaklaşımı aşikâr ki, bilimsel ahlaka ve hatta insan ahlakına sığmamaktadır.

Dünyanın ciddi bir bölümünde açlık sorun teşkil ediyorken, başka bir kısmında obezite vakaları git gide artıyorsa, burada öncelikle dağıtım sisteminde değişim gerektiği açıkça ortadadır. Dağıtım sistemi ve bilimsel faaliyetler kamu yararı ilkesini gözetecek şekilde yeniden tasarlandığında dünyanın taşıyabileceği nüfus da artacaktır. Bütün önlemelere rağmen dünyada açlık sorunu baş gösterse bile, bilim insanlarını görevi, bir grup insanı seçip feda etmek değil herkes için kurtuluşun yollarını aramak olmalıdır.

* İstanbul Üniversitesi, İktisat Doktora Programı.

Yorum Ekleyin

Yorum yapmak için tıklayınız