Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü-Ha-Joon Chang

0938 KALKINMARECETE.inddGünümüzün kalkınmış ülkeleri, gerek ülkemiz gerekse de dünyanın pek çok bölgesinde hakim olan genel ekonomi politikalarının ve düşünce yapısının tersine, serbest piyasa ve yapısal uyum politikalarına uygun kurumsal düzenlemeler ve kurumlar aracılığıyla kalkınmamışlardır. Dolayısıyla yükselen piyasalar söylemiyle liberal sisteme alelacele, eksik ve plansız bir biçimde eklemlenmeye çalışılan kalkınmakta olan ülkelere Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar aracılığıyla önerilen, hatta dayatılan politikalar, bu ülkelerin kendi sanayileşmelerini gerçekleştirdikleri politikalar değil­dir. Önerdikleri serbest piyasa modelleri bir yana, gümrük duvarları, tarife koruması, kota vb. uygulamalarla içerde, yerli üreticilerini yoğun bir biçimde desteklemişler­dir. Nitekim bu ülkeler, kalkınma stratejilerinin erken dönemlerinde demokrasi, mer­kez bankası ve etkin bir kamu yönetimi gibi temel yapılanma ve regülasyonlardan bir hayli uzak mesafeydiler. Günümüzün kalkınmış ülkelerinin, geçmişte yaptıkları uygulama ve yaşadıkları deneyimler, bugün kullandıkları söylemden bu kadar farklı iken, neden acaba şiddetle neo-liberal politikaları önermektedirler?

Orijinal ismi `Kicking Away the Ladder’ olan ve Tuba Akıncılar Onmuş tarafın­dan dilimize çevrilen kitabın yazan Chang, Cambridge Üniversitesi Kalkınma Ça­lışmaları biriminde yönetici yardımcısı olarak çalışmakta olup, UNCTAD, WIDER, UNEDO gibi çeşitli BM kuruluşları ve Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası’da dahil olmak üzere pek çok uluslararası organizasyonda danışmanlık yapmıştır.

En­düstriyel Politikanın Ekonomi Politiği adli bir kitabı da bulunan yazarın devlet, pazar ve kurum teorilerinden, geçiş ekonomilerine kadar geniş bir yelpazede çeşitli makaleleri bulunmaktadır.

Kitabın orjinal başlığının, Türkçe karşılığı tam olarak olmasa da dilimize, mer­diveni itelemek ya da devirmek şeklinde tercüme edilebilir. Başlığın ilgi çekici bir yanı olması ve kitabın içeriğine yön vermesinden ötürü, `Merdiveni itele­mek/devirmek’ ifadesini, bu ifadeyi kullanan iktisatçıya başvurarak irdelemek yarar­lı olacaktır.

19 yüzyıl Alınan iktisatçılarından, tarihçi ekole mensup Friedrich List tarafından kullanılan bu ifade, `Zengin bir ülkenin zirveye ulaştığında, diğer ülkelerin kendi­sinden sonra kalkınmasını engellemek ve bulunduğu konumu sürdürebilmek adına, oraya çıkılmasını sağlayacak merdiveni itmesi’ şeklinde açıklanabilir.

Bu tanımlama Chang’a göre de, günümüz sanayileşmiş ülkelerinin uygulamala­rında sıklıkla görülen zekice bir hiledir. Nitekim Adam Smith’in kozmopolitik dokt­rininin, çağdaş’ büyük William Pitth’in kozmopolitik eğilimlerinin ve Britanya kamu yönetimindeki takipçilerinin sım burada yatmaktadır.

Kitabın dört ana bölümünden birincisini oluşturan ilk bölüm, ‘Zengin Ülkeler Gerçekten Nasıl Zenginleştiler?’ adını taşımaktadır. Bu bölümün başlangıcında, List’in o dönemde yapmış olduğu saptama bir anlamda günümüze uyarlanmaktadır. Özellikle geride bıraktığımız son yirmi-yirmi beş yıllık süreçte, kalkınmakta olan ülkelere önerilen reçetelerin, günümüzün kalkınmış ülkeleri tarafından kendi geç­mişlerinde ne derece uygulanıp uygulanmadığı sorgulanmaktadır.

Kalkınmakta olan ülkelere önerilen ve Jeffrey Williamson tarafından dile getiri­len Washington Konsensüsü ilkeleri — bu ilkeler; daraltıcı makroekonomik politika­lar, uluslararası ticaret ve yatırımın serbestleştirilmesi, özelleştirme ve deregülasyonu içerir. — doğru politikalar olarak önerilirken, genelde kalkınmış ve özellikle de Anglo — Amerikan ülkelerinde bulunan demokrasi, bağımsız bir yargı, iyi bir bürokrasi ve fikri mülkiyet haklarını da içerecek bir biçimde, sağlam olarak korunan mülkiyet hakları, şeffaf ve piyasaya yönelik kurumsal yönetişim/corporate govamance ve siyasetten bağımsız bir merkez bankası da dâhil olmak üzere finans kurumlan da doğru kurumlar olarak önerilmektedir.

Bu kurumsal ve politik düzenlemelerin, kalkınma için temel reçete olduğu sa­vında ısrar eden hegomon uluslar arasında, Britanya için laissez – faire politikası sayesinde ilk büyük sanayi gücü haline geldiği, Fransa’nın ise, uyguladığı müdaha­leci politikalardan dolayı geride kaldığı görüşü genel bir kabul görmektedir. İşte bu noktada yazar, kapitalist sistemin tarihsel oluşum sürecine dair, ortodoks iktisat görüşüyle çelişen tarihsel bilgileri bir araya getirmekte ve kalkınmış ülkelerin kal­kınma aşamasında iken benimsedikleri kurumsal yapı ve uyguladıkları politikaların ayrıntılı bir profilini ortaya koymaktadır.

Kitap Napolyon Savaşları’ nın (1815) sona erdiği ve 1. Dünya Savaşı’nın (1914) başladığı yıllar arasındaki dönemi ele almakta olup, söz konusu dönemde, günümüzün kalburüstü ülkelerinin, Sanayi Devrimi’ ni gerçekleştirdikleri dönem olarak kar­şımıza çıkmaktadır. Adı geçen ülkelerden İngiltere, uyguladığı ekonomi politikaları ve kurumsal gelişmelere dair yapmış olduğu liderlikten dolayı, 14. yüzyıla kadar uzanan tarihsel bir perspektiften ele alınmıştır.

İkinci bölüm ‘iktisadi Kalkınma Politikaları: Tarihsel Perspektiften Sanayi, Ticaret ve Teknoloji Poliükalan’ başhğnı taşımaktadır. Bu bölümde temel olarak, sanayi, ticaret ve teknoloji politikaları irdelenmektedir. Günümüzün kalkınmış ülke­leri olan ABD, İngiltere, Japonya ve Almanya gibi ülkelerin iktisat tarihleri yakın­dan incelendiğinde görülmektedir ki bu ülkeler, sanayileşme süreçlerinin ilk aşama­larında bebek endüstrilerini/infant industry protection korumuşlar, etkin bir dış tica­ret, sanayi ve teknoloji politikası uygulamışlardır. Kitapta bu tespitlere ilişkin değer­lendirmeler, tablolar arcılığıyla da desteklenmiştir. Öyle ki bu tablolardan birinde, (Tablo 2.1 – s.39) günümüz kalkınmış ülkelerinden bir kaçına ilişkin olarak, ürettik­leri mamul ürünlere uyguladıkları gümrük tarifelerinin, kalkınmalarının erken dö­nemlerinde ne kadar yüksek olduğu ortaya konmaktadır. Buna göre, örneğin Sanayi Devrimi’ nin başlangıç yıllarında, Birleşik Krallık’ın (İngiltere) uyguladığı gümrük tarifelerinin oranı, 1820’lerde ortalama olarak % 50 düzeyine ulaşmışken, sanayide rakipsiz bir konuma eriştikten ve serbest ticaret öğretisini dünyaya empoze etmeye başladıktan sonra bu tarife, deyim yerindeyse hiç uygulanmamış, Büyük Buhran’ın hemen öncesindeki döneme kadar da, % 5 düzeyinde uygulanmıştır ki, buda son derece çarpıcı bir durumdur.

Yine benzer biçimde bir diğer tablo, (Tablo 2.2 — s.75) aynı ülke özelinde ele alınmış, bu ülkenin 1820’li yıllarda elde ettiği gümrük gelirlerinin, toplam ithalatına oranı %53.1 iken, yaklaşık bir yüzyıl sonra bu gelirlerinin, önceki örnekte olduğu gibi yüzde olarak bir azalma trendine girmiş olduğu ve % 5 — 5.5 düzeyine indiği görülmektedir.

Dolayısıyla günümüzün kalkınmış ülkelerinin, moda deyimiyle yükselen piyasalara önerdikleri korumacılığın ve müdahaleciliğin azaltılmasına dönük reçetelerinin, aynı ülkeler tarafından ihracat teşvikleri, ihracata yönelik girdilerde tarife indirimi, yatırım ve insan kaynaktan planlaması gibi regüle edici ve korumacı pek çok aracın daha kullanıldığı ifade edilmektedir.

Kitabın üçüncü bölümü ‘Kurumlar ve Ekonomik Büyüme: Tarihsel Perspek­tiften İyi Yönetişim’ başlığını taşımaktadır. Bu bölümde yapılan değerlendirmeler kalkınmış ülkelerdeki demokrasi, bürokrasi ve yargı, mülkiyet halıları — örneğin fikri haklar — rejimi gibi kurum ve düzenlemelerin tarihsel gelişimi üzerinedir. Günü­müzde önerilen kalkınma reçetelerinin önemli argümanlanndan olan ve ülkelerin sosyo — ekonomik yapılarını etkileyecek boyutlardaki kurumsal düzenlemeler yöne­tişim/govarnance kavramı ile sunulmaktadır. Chang yönetişim kavramını enine boyuna değerlendirerek, temel olarak günümüz Anglo — Amerikan kültürüne ait kurumların, az gelişmiş ülkelere empoze edilmesine yönelik girişimler olduğu yargılamasına varmaktadır. Yazar, söz konusu kurumların batı toplumlarında, oldukça uzun ve sancılı bir gelişme süreci sonucunda bugünkü düzeyine ulaşmış olduğunu, ayrıntılı  bir tarihsel kurgu ile vermiştir. Ayrıca kalkınmakta olan ülkelere oldukça kısa sürelerde uygulanması önerilene ve kalkınmanın olmazsa olmaz koşullarından birisi olarak gösterilen kurumsal düzenlemelerin, bu ülkelerdeki gelişmeyi engelleyici nitelikte olabileceği de belirtilmektedir. Bu bölümü bitirirken de günümüz sanayi toplumları açısından kalkınmalarının erken dönemlerinde, günümüzün kalkınmakta olan ülkelerine oranla daha az gelişmiş bir kurumsal yapılanma içinde oldukları vurgulanmaktadır.

Kitabın son bölümü olan dördüncü bölümü “Bugüne Yönelik Dersler” başlığı altındadır. Bu bölümde iki ve üçüncü bölümlerden elde edilen temel çıkarımlar özetlenmekte ve kalkınmakta olan ülkelere önerilen doğru politikalar ve iyi iletişim gibi kavramların merdiveni itmek olup olmadığı tartışılmaktadır. Chang, batı toplumlarında yoğun ve etkin bir devlet desteği ile güç bulan sanayi, ticaret ve teknoloji alanlarındaki koruma politikaları sonucu sağlanan kazanımların ve ulaşılan refah düzeyinin az gelişmiş ülkeler açısından da geçerli ve uygulanabilir olduğunu savunmaktadır.

Ayrıca geride bıraktığımız yüzyıl boyunca, kurumsal standartların bir hayli yükseldiği ve Batı’nın yüzelli yıl önceki kurumlarının günümüzkalkınmakta olan ülkeleri açısından sağlıklı birer örnek oluşturamayabileceği vurgulanmaktadır. Bu bağlamda kalkınmakta olan ülkelerin  etkin birer sanayi, ticaret ve teknoloji politikası uygulama olanaklarını sınırlayan Dünya Ticeret Örgütü Anlaşması’nın görünüşte bağımsız ancak, gerçekte bağımlı hale getirilmiş ülkeler açısından, ne ölçüde fırsat eşitliğine dayanan bir anlayışta olduğu tartışmaya açıktır. Chang kitabında kullandığı ‘kalkınmış ülkeler merdiveni itmektedir’ söylemine karşı duran fikir ve düşüncelere de gereken hassasiyeti de göstermektedir. Nitekim karşı görüş sahiplerinin eskiden işe yaramış olan sanayi, ticaret ve teknoloji politikalarının günümüzde bir işe yaramayacağını çünkü, zamanın ve günümüz koşullarının değiştiği, diğer bir ifadeyle eskinin geçerli olan doğru politikalarının artık doğru olmadığı yönünde iddiaları bulunmaktadır. Chang’a göre, bu türden açıklamaların sorunun ortaya konulmasında yetersiz kalması bir yana[1], kalkınmakta olan ülkelerin söz konusu dönem itibariyle gösterdikleri büyüme performanslarının bu ülkelere vaat edilenler doğrultusunda gerçekleşmediği, ulaşılan rakamların birer hayal kıırıklığı olduğu açıkça ortadadır.

Liberal ekonomi politikalarının ortaya koyduğu ternel söylemlerden birisi, ‘büyüme olmasına rağmen ve aynı zarnanda bu gorüşü savunanların, uygulanacak reçetelerin kısa vadede ve olasılık dahilinde olmak üzere uzun donemde de eşitsizli­ği arttırabileceği, ancak kademeli olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası donernde, müdahaleci politikalara göre çok daha etkin bir biçimde, herkesin durumunu iyileştirebileceği  iddiaları bulunmasıydı. Oysa ki kalkınmakta olan ülkeler açısından geli­nen nokta itibari ile, soz konusu öngörünün sadece olumsuz olan kısrru yani, gelir esitsizliğinin artması gercekleşmistir. Gelir eşitsizliği öngörüldüğü sekilde artmıs, ancak büyüme ifade edildiği gibi artmamıştır. Aslına bakılırsa, kalkınmakta olan ülkeler açısından son yirmi yıllık donemde gercekleşen büyüme oranları, üstelik yanlış ekonomi politikalarının uygulandığı iddia edilen 1960 – 1980 dönemine oran­la çarpıcı bir biçimde düşmüştür,

Kalkınmış ya da kalkınrnakta olan 116 ülkenin, 1960 – 1980 yılları arasındaki GSYİH oranlarındaki artış hızları, ortalama olarak % 3.1 oranında artmışken, söz konusu büyüme rakamı yine aynı ülkeler icin, 1980 – 2000 yıllan arasında % 1.4 olarak gerceklesmistir[2]. Weisbrot vd’ne göre, 1960 – 1980 arasındaki dönemde Latin Amerika ülkelerinde kisi başına GSYİH oranı yılda % 2.8 artmışken, 1980- 1998 arası dönemde bu oran sadece % 0.3’lik bir artıs göstermistir. Sahra Altı Afri­kası’nda da benzer bir eğilim dikkati cekmektedir. Buna gore, 1960 – 1980 arasında büyüme % 1.6 düzeyindeyken, 1980 – 1998 arasında bu oran, – % 0,8 düzeyinde gerçekleşmis, bir diğer ifadeyle küçülme yaşanmıştır, Oysa ki liberal tavsiyeere uymamış olan Çin ve Vietnam dışındaki eski Komünist bloku ülkelerindeki fark son derece carpıcıdır, Stiglitz’e göre de; Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’ne baglı 19 geçiş sürecindeki ekonomiden sadece Polonya’nın, 1997 yılı GSYİH’nın geçisin başladığı 1989 yılından daha yüksek olduğunu gostermiştir[3]. Geriye kalan 18 ülke­nin dördünde, (Gürcistan, Azerbaycan, Moldovya ve Ukrayna) 1997 yılı GSYİH’sı 1989 yılı GSYİH’sından % 40’a varan oranda daha düşüktür.

Kısaca Koreli iktisatçı, gelişmekte olan her ülkenin kendine özgü bir kurumsal tarihi ve kazanımları olduğunu, yaşanan süreç ve uzun yıllar sonucunda oluşturulan özgün kurum ve yapıların, yaklaşık yüzelli yıl öncesinin bait toplumlannda var olan­lardan cok farkh oldugunu ifade etmektedir. Bu kurumlar, 1980 öncesinde pekçok ülkede, yüksek büyüme hızlarına ulaşılmasını sağlamışken, kendilerine sunulan ve vaatler iceren reçetelerle pasif bir konuma getirilmeye çalışılmış ayrıca, bu ülkelerin hızla liberal sisteme eklemlenmesine dönük cabalarda kaçınılmaz olarak olumsuz sonuçlar doğurmustur.  Çalışmanın dikkat çekici bir diğer ozelliği ise  bilimselliğidir. Eser hazırlanırken, geniş bir literatür taramasi yapılmış ve konuyla ilgili çalışmalar özenle seçilmistir. Böyle bir yargıya, çalışmanın dipnot ve kaynakcasınn degerlendirilmesi sonucunda ulaşmak mümkündür. Seçilen kaynakların ele alınması ve değerlen­dirilmesi de bilirnsel metotlarla örtüşmektedir. Kitapta yer alan düşünceler konusunda da doğal olarak oluşabilecek karşı görüş, ya da ihtilaflar, gerek dipnotlarda gerekse de konunun içinde değerlendirilerek bilimsel söyleme katkı sağlayabilecek tartışma ortamı ve fikirlerin öne çıkmasına da destek olmaktadır. Kitabın sonuç kısmı da konuların özetlenmesi açısından başarılıdır. Dört sayfaya yaklaşan sonuç kısmı, çalışmayı kısa süre içinde okuyamayacak olanlar açısından özenle kaleme alınmış ve değerlendirilmiştir. Bu kısımda; günümüzün kalkınmış ülkelerinin uygulamaya yönelik politika ve reçetelerinin doğruluğunun tartışmalı olduğu vurgulanırken, sadece eleştirmekle kalmayıp, olması gerekenler ve çözüm alternatifleri de, yazarın kendi penceresi ve bakış açısından ortaya konulmaktadır. Dilimize ‘Kalkınma Reçe­telerinin Gerçek Yüzü’ adıyla çevrilen Chang’ın bu kitabı, özellikle iktisat tarihi, kalkınma iktisadı ve iktisat politikaları ile ilgilenen çevrelerce dikkat ve ilgi ile oku­nabilecek önemli bir yapıt olma özelliği taşımaktadır.

Çeviri
Tuba Akıncılar Onmuş

ISBN
9789750501746

6. baskı – Nisan 2015
248 sayfa
19,50 TL

[1] O’ Rourke, ‘Tarrifs and Growth in the late 19th Century’, Economic Journal, vol.110, no:4

[2] Weisbrot, M Nairman, R vd.i “ The Emperor has no growth: Declining Economic Growth Rates in the Era of Globalisation., Briefing Paper, September 2000, Washington DC, Center for Economic and Policy Research

[3] Stiglitz, J., Whither Reform?Ten Years of the Transition, H –J. Chang, 2001, der. The Rebel Within: Joseph Stiglitz at the World Bank, London Athern Press

1 Yorum

Yorum yapmak için tıklayınız

  • Biraz da Şeytanın avukatlığını yaparsak;
    Günümüz gelişmiş ülkelerin siyasi-iktisadi kurumsal altyapıları ticari ve mali kapitalizmin yaşandığı Erken Modern Döneme kadar gidiyor. Gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkeler ise, aynı dönemde ya gelişmiş ülkelerin sömürgesi ya da siyasi/ekonomik/psikolojik baskısı altındaydılar. Dolayısıyla gelişmiş ülkeler modern zamanları hem kendileri yaratıp hem de bu dönemde kendi kurallarıyla gelişirken, diğerleri treni çoktan kaçırmıştı. Başka bir deyişle gelişmemiş olanlar, ilk dersi kaçırdı; üçüncü dersten devam ediyor. Doğal olarak bu durum, gelişmişleri algılamada ve onlara yetişmede büyük bir sorun oluşturuyor. Uzun bir süredir oyunun kurallarını bu ‘Gelişmişler’ belirliyor. Şimdi, biz de eskiden sizin davrandığınız gibi davranıp (kamu sanayisini çalıştırıp veya kamu desteğiyle bebek endüstrilerimizi büyütüp, korumacı ticaret politikaları güdüp vs.) ekonomik büyüme ve kalkınmayı sağlayacağız demek çok zor. Mevcut kapitalist sistem –aykırı duruş sergileyebilen ve bilgi üretebilen birkaç ülke hariç- buna izin vermiyor. Diğer yandan bu düşünce bir yönüyle anakronizme düşmek demek. Çünkü artık 18. ya da 19. yüzyılda değiliz. Hatta 1960-70’lerde de değiliz. Oyunun kuralları ve oyuncular değişiyor, dönüşüyor. Güçlülerin kuralları evrensel(!) hale geldi, güçsüzler bunu kabullendi, oyun kurucular daha da güçlendi. Kendi kurumlarından vazgeçen ve dışa açılan Japonya ve hatta Rusya, 1860’larda bürokratik, teknolojik ve ekonomik sistemlerini modern Avrupai sisteme dönüştürmeye başladılar ve sonuçta güçlülerin arasına katıldılar. Osmanlı da aynı tarihlerde bu dönüşüme girişti ama başarılı olamadı. Gelişmiş ülkeler iki yüzyılı aşkındır, yeni zamanlarda yeni koşullarda kendi yeni doğrularını söylüyorlar. Diğer taraftan, gelişmiş ülkeler bugünkü seviyelerine sadece iktisadi politikalarla değil eşzamanlı olarak -Chang’ın da bahsettiği gibi- bilgi ve teknoloji üreterek geldiler. Tabiiki onların birikimine sadece -empoze ettikleri- liberal ekonomik reçeteleri uygulayarak ulaşmak mümkün değil.

    Ayrıca, Neo Liberal sistemin 1980’lerden beri sıkça yaşadığı krizleri unutmamak lazım. 20. ve 21. yüzyıl önceki yüzyıllardan çok farklı. Uluslararası ekonomik ve siyasi ortam/kurumsal yapı 18. ve 19. yüzyılların ortamıyla/kurumlarıyla aynı değil. Dolayısıyla sadece ülkelerin kalkınma stratejilerinin/tercihlerinin yanlışlığı-doğruluğu değil; içerisinde bulundukları uluslararası çevre de çok önemli. Dışsal faktörler artık çok daha güçlü ve etkili.

    Ve dahası ve hasılı, gelişmemiş ülkeler -uzun menzilli bir bakışla- eğitim sistemini bilimsel biçime dönüştüremedikçe, bilgi-teknoloji üretemedikçe, siyasi fanatizmden/aymazlıktan, yolsuzluktan ve kayıt dışı ekonomiden kurtulamadıkça gelişmiş ülkelerin kısa vadeli acı reçetelerini sineye çekmek zorundalar. Yani artık şu görüldü ki, iş –yanlış ya da doğru yazılmış- reçetedeki ilaçları almakla bitmiyor, bağışıklık sistemi güçlü olmadıkça, kurumsal değişimi sağlayamadıkça fakirlerin bu sistemde daha da fakirleşeceği muhakkak. Zaten onlar yerinde saysa dahi, “ekonomik ve teknolojik olarak bağımlı oldukları” zenginlere kıyasla fakirleşmeyi sürdürecekler. Çünkü zenginler -artık yavaş da olsa- zenginleşmeye devam edecek ve gelir makasının iki ucu son elli yılda olduğu gibi bir sonraki elli yılda daha da açılacak.

    Hâsıl-ı kelâm, gelişemeyenler şu soruları da kendilerine sorabilir: Biz fakirlerin hiç mi suçu yok? Merdiveni çok eskiden biz mi tekmeledik? Ve biz, düştükten sonra mı tekme yedik?