Faizlerin başka işlevleri de var

Prof.Dr. Öner Günçavdı- Istanbul Teknik Universitesi

PercentageFaizlerin ekonomideki işlevini tek boyutlu bir fonksiyon gibi düşünmek doğru değildir. Faizlerin sürekli düştüğü ve buna bağlı olarak iktisadi faaliyetlerin sürekli arttırılabildiği bir iktisadi bir sistem maalesef yok. Zira iktisadi faaliyetlerin monotonik olarak sürekli artış (veya azalış) eğilimi göstermesi de, bu faaaliyetlerin tabiatı gereği mümkün değil. İktisadi dalgalanmalara bağlı olarak uygulanacak faiz politikaları değişkenlik göstermesi ekonomik gelişmeleri kontrol edebilmek için son derecede normaldir.

Bugünlerde toplumun bir kesiminde tartışılan yüksek faiz uygulamasının yarattığı endişe, faizle birlikte artan borçlanma maliyetlerinin ekonomiyi yavaşlatıcı ve büyüme performansını düşürücü etkinin olmasından kaynaklanmaktadır. Yüksek faiz, genellikle kısa dönemde, daha düşük gelir ve daha az istihdam anlamına geldiği için, dünyanın neresinde olunursa olunsun, iş dünyasına kolayca kabul ettirilebilecek bir uygulama değildir.

Ancak böyle istenmeyen sonuçlarına rağmen, karar alıcıları faizleri yükseltmeye yönelten temel sebep, düşük faiz seviyelerinde ortaya çıkan aşırı harcama ve neticesinde meydana gelen enflasyon ve/veya cari açık sorunlarıyla baş edebilme isteğidir. Türkiye için de durum bundan farklı değildir. Geçtiğimiz yıllarda enflasyon ülkemizde ciddi bir problem olmaktan çıktı; ama ekonomideki artan harcamaların yarattığı talep fazlası kendisini daha çok yüksek cari açık şeklinde gösterdi. Ülkenin tasarruf oranının düşüklüğü bu açıkların giderek artan oranda dış borçlanmayla karşılanmasına yol açtı ve bu durumun kontrol edilebilmesi için cari açıkları azaltacak şekilde ekonomide bir yavaşlamaya gidilmesi gerekli hale geldi. Türkiye şu an için faizleri arttırmaya gerek duymasa bile, mevcut kredi hacmini sınırlayarak toplam talebi kontrol etmeye çalıştı.

Faizlerin ekonomideki tek işlevi, elbette bu talep fazlalarını düzenlemek; enflasyon ve cari açık baskılarını azaltmak değil. Bunların yanında faizlerin bir önemli işlevi de, ekonomideki mali kaynakların kullanım önceliklerini belirlemektir. Zira dış kaynak kullanımının fırsat maliyetleri azaldığı dönemlerde, düşük faizli ve bollaşan mali kaynakların kullanım alanları arasındaki öncelikleri de değiştirmektedir.  Daha önce çok zor kullandığımız mali kaynaklarımızı, harcama yapmayı düşünmediğimiz alanlarda bile artık çok kolay kullanabilir hale gelebiliriz.  Türkiye açısından 2009 sonrasında dünya mali piyasalarından yaşananlar buna güzel bir örnek teşkil etmektedir. Likidite bolluğu harcamalarımızı arttırırken, zaten yeterli olmayan tasarruflarımız daha da azalmasına yol açtı ve ülke olarak giderek daha çok yabancı kaynağa bağımlı hale geldik. Zira bu kaynaklar eskisine göre daha bol ve ucuzdu. Hatta bazı harcama alanlarımızın ekonomiye katkıları düşük olmasına rağmen, likidite bolluğunun kaynak-kullanım tercihlerinden yol açtığı deformasyon, iktisadi birimleri bu tarz alanlara yatırım yapmaya yöneltti. Dahası ekonomik konjonktürün tersine döndüğü bugünlerde bile bu yatırımcılar, her şeye rağmen ilgili alanlardaki faaliyetlerine devam etmeyi istemeye ve bu amaçla daha fazla mali kaynak talep etmeye başladılar. Zaten son yıllarda iktidarın faiz arttrımına karşı duruşunun arkasında da büyük ölçüde bu talepler yatmaktadır.

Faizlerin, bugüne kadar kamuoyunda çok fazla dile getirilmeyen, bu tarz ekonomiye kattıkları değer açısıdan yeterli olmayan faaliyetleri ve yatırımcıları ayıklama (selection) işlevi de vardır.  Bu öyle bir işlevi ki, bugünkü gibi iş yapmanın zorlaştığı, firmalara yönelik nakit akışlarının zayıfladığı piyasa koşullarında, gelir yaratmakta zorlanan riskli firmaların ayıklanmasına ve bu firmaların mali sistemde yol açacakları olası sistematik risklerin azaltılmasına (mümkünse ortadan kaldırılabilmesine) imkan sağlar.

Kötüleşen iktisadi koşullarda, öncelikle firmaların kaynak kullanım tercihlerini, kendi inisiyatifiyle yeni konjonktüre adapte etmeleri beklenir.  Eğer bu olmuyorsa, faizler yoluyla mali kaynak kullanımının fırsat maliyeti arttırılarak, gelir yaratma kabiliyeti düşmüş firmaların aşırı borçlanmalarının önüne geçilir. Gerekiyorsa, mali sistemden bu firmalara yönelik kaynak akışı bile sınırlandırılabilir (credit rationing).  İlk bakışta kabul edilmesi zor bir durum gibi görsek bile, böyle bir ayıklanma yapılmadığında, gelir yaratma kabiliyeti düşük bu işletmelerin oluşturduğu sistematik risklerin zamanla tüm ekonomi için bir tehdit oluşturması kaçınılmazdır.  Tıpkı 2001 öncesinde ülkemizde olduğu gibi.

Bankacılık sistemi ve siyasi popülizmin yarattığı piyasa aksaklıkları

Sağlıklı bir ekonomide, performansı düşük özel sektör firmalarının oluşturdukları riskler birileri tarafından üstlenilir ve üstlenilen bu riskler yine piyasa mekanizması içinde bir şekilde başkalarına devredilebilir.  Normal koşullarda bankacılık kesimi içinde bu riskler, belli bir düzeye kadar ve belli bir fiyattan devralınabilir veya devredilebilir.  Bankacılığın en önemli fonksiyonlarından biri de budur zaten.

Bankaların bu şekilde üstlenebilecekleri risklerin belli bir düzeyi mevcuttur ve genellikle bu düzey mali sistemde istikrarı sağlamayı amaçlayan merkezi bir kurum tarafından belirlenir. Tüm bankaların da belirlenen bu kurala uyması beklenir. Mali kesimin bütününde istikrarı bozmayacak şekilde, önceden belirlenmiş bu sınırlar içinde kalan bankalar, farklı risk gruplarına dahil firmalara giderek artan oranlarda faiz önererek mali kaynak arz ederler. Buna göre, en azından de facto olarak, gelir yaratma kabiliyeti olan firmaların artan borçlanma maliyetlerini karşılayabilecekleri; olmayanların ise, bu taleplerini geri çekeceği varsayılır. Bu bir bakıma, faiz aracılığıyla piyasa mekanizmasının yapacağı bir ayıklanmadır.

Bu ayıklanmanın yapılamaması durumunda nelerin olabileceğini, 2008 öncesinde ABD’deki konut piyasasında ve bugünlerde Yunansitan’da görmekteyiz. 2001 yılı öncesi ülkemizde yaşanan ekonomik sorunların kaynağında yer alan sebep de, faiz mekanizmasının bu işlevini yerine getirmesine izin vermeyerek, bu tarz risklerin herhangi bir sınırlama olmadan bankacılık sektörünün üzerine yüklenmesidir.

Genelde Türkiye gibi ülkelerde yapılan siyasi popülizm, bu risklerin Merkez Bankası, hazine ve/veya kamu bankaları gibi birtakım kurumlar tarafından üstlenilmesine ve böylece kısa dönemde toplum tarafından görülmemesine yol açar.  Örneğin Merkez Bankası üzerinden doğrudan piyasaya ve/veya hazineye mali kaynak sağlanarak, piyasada var olan risk alma davranışının devamı sağlanabilir.  Ya da, yeterli düzeyde gelir yaratamadığı halde, sırf siyasi münasebetleri sebebiyle birtakım riskli firmaların ayıklanmasına mani olunarak, kamu bankaları üzerinden bu firmalara ek mali kaynak sağlanabilir. Böylece bu firmaların yarattığı riskin ekonomik maliyetleri, toplumsal bir fayda oluşturmasa da, tüm toplum tarafından ödenir.

Ancak bu hususta önemli bir noktaya dikkat çekmekte de büyük yarar var.  Özel sektörün piyasa kuralları çerçevesinde yüklenmekten kaçındığı bazı risklerin kamu kesimi tarafından yüklenilmesinin zaruri olduğu birtakım istisnai haller mevcuttur. Özellikle kamu yararına yapılan bazı iktisadi faaliyetlerin devamının sağlanabilmesi ve/veya formel piyasa mekanizması üzerinden mali kaynaklara erişimi bulunmayan, ama risk düzeyi yüksek kesimlere kaynak sağlamak için, bankacılık kesimi tarafından yüklenilemeyen risklerin devlet tarafından bu kesimlere sağlanacak mali kaynaklarla yüklenilmesi gerekebilir. Bu şekilde ortaya çıkan riskler (ve beraberindeki maliyetler) kamu tarafından yüklenilmiş olur.  Bu aynı zamanda bir sosyal devlet anlayışının da gereğidir.

Örneğin özel bankaların ülkemizdeki tarımsal kredi piyasalarında yer almaması ve tarım kesimine yönelik mali kaynak arzının büyük ölçüde kamu bankaları eliyle yapılması gibi. Ekonomide bu ve benzeri kesimlere yönelik mali kaynak arz açıklarının kamu bankaları tarafından kapatılması çok da şaşırtıcı olmayacaktır.

Kamusal manada bir fayda yaratmayan, ancak değişen piyasa koşularından gelir yaratmakta zorlanan ve borçlanması mali kesim için risk oluşturmaya başlayan özel sektör faaliyetlerinin devam etmesi için sürekli borçlanmalarına imkan sağlamak finansal sektörün istikrarını bozacak ve bankacılık sektörünü sistematik bir risk altına sokacaktır. Ne var ki, bazen siyasi münasebetlerin devreye girmesiyle popülist davranan hükümetler tüm olumsuzluklarına rağmen, bu faaliyetlerde bulunan yatırımcıların mali kaynaklara erişim taleplerine sınırlama getirmezler. Bu durumun doğurduğu finansal riskleri bankacılık ve kamu sektörüne yüklerler. İşte ülkemizde 1994 krizinde ve 2001 öncesinde olan ve tüm sistemi iflasa sürükleyen nedenler bunlardır.

Elbette bugün bankacılık sektörümüz 2001 öncesi bu yapıya ve kamu müdahalelerine uzak bir görünüm sergilemektedir. Fakat Merkez Bankası faizlerine yapılan müdahaleler faiz mekanizmasının burada bahsedilen ayıklama işlevini yeterince yerine getirmesine mani olmakta ve tüm mali kesimi bugünkü olumsuz uluslararası konjonktürde kaldıramayacağı birtakım risklerin altına sokmaktadır.  Özellikle uluslararası mali sistemdeki değişime ayak uydurmakta geç kalınırsa, bu durumun yol açacağı yanlış kaynak kullanımlarının yaratacağı risklerin ekonomi üzerinde yıkıcı etkileri de büyük olacaktır.

Son zamanlarda tüm dünya FED’in yapacağı faiz arttırımına kilitlendi. FED’in bununla yapmaya çalıştığı, piyasaların elinde bulunan aşırı likiditenin kullanım önceliklerini yeniden belirlemektir. Bu likiditeye sahip yatırımcılar, finanse ettikleri harcamalar arasında yeniden yeni bir tercih yapmaya zorlanmaktadırlar. Diğer bir deyişle FED, bugüne kadar bu kaynakların kullanıldığı bazı alanlarda kullanılmının terk edilmesini temin etmeye çalışmaktadır.  Zira geçmişte olduğu gibi bir likidite bolluğu altında yatırımcı, reel sektörden yeterli düzeyde talep bulamayacak olursa elindeki kaynaklarla birtakım spekülatif yatırımlara yönelebilmektedir.  Bu da ekonomideki birtakım varlıkların fiyatlarında aşırı artışlara yol açmakta ve böylece ekonomideki nisbi fiyat yapısını bozabilmektedir.  Ekonomi üzerinde istenmeyen risleri arttırmaktan başka işe yaramayan bu durumda, kullanılan mali kaynakların reel manada ekonomiye bir katkısı olmamaktadır. Bugün içinde bulunduğumuz düşük faiz ve likidite bolluğunun bizlerde yol açtığı endişenin sebebi budur.

İşte bu risklerden uzak durmanın yolu, FED’in neredeyse kaçınılmaz hale gelen faiz arttırımının beklendiği bu günlerde, Türkiye ekonomisi içindeki mali kaynak kullanım önceliklerinin tekrar gözden geçirilmesi ve bugüne kadar kolay elde edilen mali kaynaklarla finanse edilmiş olan bazı harcamalardan vazgeçilmesidir. Bunun yapılabilmesi için TL faizlerin değişen konjonktüre bağlı olarak artışına izin vermektir. Bu ekonominin yeni koşullara uyumunun piyasa mekanizması içinde yapılabilmesine ve siyasi müdahalelerin yol açacağı sistematik risklerden kaçınılabilmesine olanak sağlayacaktır.  Bu sebeple Merkez Bankası üzerinde siyasi baskı oluşturmaktan ve onun faizleri özgürce belirleme bağımsızlığını ortadan kaldırmaktan ziyade, artık şapkamızı önümüze alıp, düşünmenin ve bugüne kadarki kaynak kullanım önceliklerimizi tekrar gözden geçirmenin zamanı gelmiştir.  Zira ülkemizin geçmişte yaşadıkları dikkate alınırsa, bugün geldiğimiz noktada kamu menfaati de bunun yapılmasını zaruri kılmaktadır.

Yazar/Çevirmen Hakkında

Öner Günçavdı

Yorum Yapın

Takip

Son Yazılar

Son Yorumlar

Kategoriler

Arşivler