Tesadüfün Böylesi…

Tesadüfün böylesini arasanız bulamazsınız…  Tam da eski bakan Ali Babacan, ülkenin büyümesinin yeterince kapsayıcı olmadığından şikayet ederken, TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nın 2014 sonuçları açıklanıverdi. Araştırmadan çıkan sonuç bizler açısından sevindiriciydi; fakat sayın bakanın görüşlerini desteklemekten de oldukça uzaktaydı. TÜİK’e göre, Türkiye ekonomisindeki maddi yoksulluk düzeyi 2013’den, 2014’e %33 oranında azalmıştır. Hem de bu, ülke ekonomisinde ciddi bir büyüme sorunu yaşandığı bir dönemde gerçekleşmiştir. Yani ülke ekonomisi yeterince büyüyememesine rağmen, bir şeyler olmuş ve maddi yoksulluk düzeyi azalmıştır.  Tam da Ali Babacan’nın söylediklerinin aksine, 2014’de kıt kanaat elde edilen %2.8’lik büyüme o kadar kapsayıcı olmuş ki, maddi yoksulluk seviyesi yaklaşık %33 azalmıştır.

TÜİK_Logo

Büyüme politikamızın kapsayıcılığı konusunda birbiriyle çelişen farklı bu değerlendirmelere, TÜİK’in 18 Eylül’de kamuoyu ile paylaştığı araştırma sonuçları yol açmıştır. Acaba Ali Babacan ekonomideki gelişmeleri tam olarak değerlendiremiyor mu?  Yoksa TÜİK büyüme sürecinde ortaya çıkan gelir dağılımı ve yoksulluk gibi konularda ölçümü iyi yapamıyor mu?

Büyümenin kapsayıcılığı

Elbette bu çelişkinin çözümü iktisadi sağduyunun devreye girmesiyle ve bu sağduyu çerçevesinde, Türkiye’deki büyümenin kapsayıcılığı meselesinin değerlendirilmesiyle mümkündür.

Genel anlamda büyümenin kapsayıcılığı ile ifade edilmek istenen, bir nevi toplumda büyüme sürecinde ortaya çıkan nimetlerden yararlanabilenlerin yaygınlığıdır. Bu, günümüzde sadece Türkiyenin karşılaştığı bir sorun değildir. Bugün ABD dahil birçok ülkede, son yıllarda yaşanan verimlilik artışlarının yol açtığı refahtan toplumun her kesiminin aynı düzeyde (hakça) pay alamadığı ve bunun çok ciddi gelir eşitsizliklerine neden olduğu tartışılmaktadır. Zaten Piketty ve Stiglitz’in son yıllardaki popüleritesinin temelinde, bu gerçeği dünya çapında dile getirmeleri yatmıyor mu? Yine Dünya Bankası gibi birçok uluslararası organizasyonun, son zamanlarda gelişmekte olan ülkelerdeki siyasilere verdikleri tavsiyelerde, daha fazla büyüyebilmek için büyümenin nimetlerden toplumun tüm katmanlarının adilce yararlanmasının önemine dikkat çekmeleri bundan ötürü değil midir?

Ülkemizdeki durum bundan çok mu farklı?  Değil aslında… Malum olduğu üzere, dünya ekonomik sistemi ile bütünleşmiş ve bu sistemin işleyişine ayak uydurmuş bir ülkenin bundan farklı bir durumda olması da beklenemez zaten.  Dahası Türkiye OECD ülkeleri içinde en kötü gelir eşitisizliğine sahip olan ülkelerden biri ve bu konumu herşeye rağmen bir türlü değiştirilememektedir. Her ne kadar TÜİK’in gelir dağılımı rakamları yıldan yıla ufak iyileşmeler gösterse de, istatistiki olarak anlamı şüpheli bu marjinal iyileşmeler Türkiye’nin uluslararası karşılaştırmalardaki konumunu maalesef değiştirememektedir.  Bu da ülkemizdeki gelir dağılımı sorununun yapısal birtakım nedenleri olduğuna işaret etmektedir. Bu yapısal nedenlerden birinin de büyüme şeklimiz olduğunu ifade etmek mümkündür.  Bu sebepten dolayı, yeterince kapsayıcı olamayan ülkemizdeki büyümenin gelir eşitsizliğini giderici etkisi de son derecede sınırlı düzeylerde kalmaktadır.

Oysa 2001 sonrası dönemde uygulanan yapısal reformlar ekonominin arz kapasitesinin gelişmesine ciddi katkılarda bulunurken, ekonomik büyüme açısından oldukça yüksek oranlara ulaşılabilmiştir.  Dahası yüksek büyüme oranlarının yaşandığı 2002-2007 döneminde, gelir dağılımında da ciddi iyileşmeler gözlenmiştir.

Ancak 2008 yılında ABD’de başlayan ve zamanla tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz, teğet geçmeden ülkemizi de etkisi altına almıştır; ekonomi 2008-2009 yılları arasında ciddi oranda daralmıştır. 2009 mahalli seçimlerinde bu durumun olumsuz siyasi yansımalarının olduğunun görülmesi, iktidarı birtakım ekonomik tedbirler almaya zorladı.  Ama çok daha önemlisi, arz kapasitesini güçlendirici reformlar terkedilerek, toplam talep yönetimiyle ekonomik büyüme sağlamaya öncelik verilmiştir.  Zaman zaman yüksek büyüme oranlarına ulaşılabilmiş olunsa da, bu tarz büyüme politikalarının temel açmazı, talebi destekleyecek finansman imkanlarına olan aşırı bağımlılıklarıdır.  Dolayısıyla büyüme oranları bu dönemde ülkenin mali imkanlarına bağlı olarak dalgalı bir seyir izlemeye başladı.  Dahası bu durum, elde edilen büyümenin gelir eşitsizliklerini iyileştirici etkisini sınırlandırmıştır. Buna bağlı olarak bir gelir eşitsizliği ölçüsü olan Gini katsayısının bu dönemde yatay ve dalgalı bir seyir izlediği görüldü.  Diğer bir deyişle talep yönlü büyümenin, 2002-2007’deki arz yönü büyüme kadar kapsayıcı olamadığı ve bu sebeple gelir dağılımını iyileştirici etkisinin de sınırlı düzeyde kaldığı anlaşılmıştır.

Muhtemelen Ali Babacan yaptığı konuşmada, büyümenin kapsayıcılığının sağlanabilmesi için ekonominin arz kapasitesinin güçlendirilmesi gerektiğine ve bu amaçla yapısal reformlara hız verilmesinin zaruri olduğuna dikkat çekmektir.  Bu şekilde, dolaylı yoldan olsa bile, maddi yoksulluk oranı gibi konularda iyileşmelerin sağlanabilmesinin ancak ekonominin arz yönüne önem veren bir büyümeyle sağlanabileceğini ima etmektedir.

İktisadi sağduyumuz gereği, Türkiye ekonomisinin büyümesinin veya bugünlerde olduğu gibi yeterince büyüyememesinin yol açtığı kapsayıcılık sorununun, TÜİK’in en son açıklanan araştırma sonuçlarında ortaya çıkmamış olması anlaşılır bir durum değildir; ve elbette ilgililerce kabul edilebilir bir açıklamanın yapılmasını gerekli kılmaktadır.  Özellikle maddi yoksulluk oranının 2006 yılında %60.4 seviyelerindeyken, 2012’de önce %55.5’e, adından 2014 yılında çok hızlı bir düşüş göstererek %29.4’e erişmesi dikkat çekicidir.  Özellikle böyle bir düşüşün ekonomik gelişmelerin eskisi kadar iyi olmadığı bir dönemde gerçekleşmesi kafa karıştırıcı olmuştur.

Yoksa bu, bütünlüğü kaybolmuş bir ekonomide sayın bakanın kontrolü kaybetmesinin akabinde, bu araştırma sonuçlarını kamuoyuna açıklayan ekonomi kurmaylarında ortaya çıkan bir  iktisadi sağduyu kaybı mıdır?

Prof.Dr. Öner Günçavdı

 

Yorum Ekleyin

Yorum yapmak için tıklayınız