İşsizlik: İşsiz Kalmanın Laneti

Yazar: Ceyda Öner*
Ceviri: Selda Dogan

Çalışan kişilerin sayısı genellikle ekonominin makul bir oranda büyüme sağlayıp sağlamamasıyla yakından ilgilidir.

2008 yılında dünya çapında başlayan durgunluğun en yoğun hissedildiği zamanlarda, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) işsizliğin küresel düzeyde rekor seviyeye ulaştığını duyurdu. 2009 yılında, küresel işgücünün %7’sini oluşturan 200 milyondan fazla kişi iş arıyordu.

Dünya ekonomisinin, Büyük Bunalım’dan sonra yaşanan en kötü ekonomik kriz sırasında karşılaştığı bu büyük işsizlik pek de tesadüf değil. İşsizlik büyük oranda ekonomik aktiviteye bağlıdır. Büyüme ve işsizlik aynı madalyonun iki yüzi gibidir; ekonomik aktivite yüksek olduğunda genel olarak daha fazla üretim olur ve daha fazla mal ve hizmet üretilmesi için daha fazla insan gereklidir. Aynı şekilde ekonomik aktivite seviyesi düştüğünde, şirketler işgücünü azaltır ve dolayısıyla işsizlik de artar. Bu anlamda işsizlil konjonktüre karşı bir seyir izler, yani ekonomik büyüme düşük olduğunda işsizlik artar, büyüme yüksek olduğunda ise azalır.

Ancak büyümedeki artış işsizliği anında azaltmaz. İşletmeler genelde önce ekonomik gerilemenin sonucunda gelen kayıplarını telafi etmeye çalışır, bunun için işgücünü arttırmadan mevcut çalışanlarının daha fazla çalışmasını veya daha fazla üretmesini isteyerek verimliliği arttırmayı hedefler. Ancak kayıplarını telafi ettikten sonra yeni çalışan istihdam etmeyi düşünürler. Sonuç olarak, ekonomik iyileşme başladıktan sonra işsizliğin azalma ihtimali söz konusu olur. Ekonomik kötüleşme başladığında da tam tersi durum işler. Şirketler, çalışanlarını işten çıkarmadan önce çalışma saatlerini azaltır veya ücret kesintilerine gider. Kötüleşme devam ederse işsizlik de artmaya başlar. Çünkü işsizlik, büyümeyi biraz gecikmeyle takip eder. Bu durum ekonomik aktivitenin gecikme göstergesi olarak adlandırılır.

İşsizlik oranı ekonomik büyümeye karşı ne kadar duyarlıdır? İşsizliğin ekonomik büyümeye duyarlılığı birçok faktör tarafından etkilenir, bunlardan en belirgin olanı işgücü piyasasının koşulları ve düzenlemeleridir. Bu ilişkinin ne kadar güçlü olduğunun belirlenmesi amacıyla, ABD ekonomisine ilişkin bir tahmin Okun Yasası olarak bilinir. Adını ABD’li ekonomist Arthur Okun’dan alan bu yasaya göre, işsizlik oranındaki yüzde 1’lik bir düşüş, çıktıda yüzde 3’lük artışa karşılık gelir. Yapılan daha güncel tahminlere göre ise, çıktıdaki artış daha düşük oranda ve muhtemelen yüzde 2 ila 3 arasında gerçekleşir.

Büyüme ve işsizlik arasındaki bu ters ilişkinin sınırı nedir? Ekonomiler genişlemeye devam ettiği sürece işsizliğin de bununla birlikte tamamen yok olması beklenir mi? Hayır (grafiğe bakınız); küresel ekonominin gelişmekte olduğu 2000’li yıllarda bile (en azından krize kadar), küresel işsizlik düşmüş olsa da hiçbir zaman sıfır düzeyine inmedi. Bu gözlem şu soruyu da beraberinde getiriyor: İşsizlik oranı neden sıfır olamaz?

Piyasanın dengeye gelmesi

Klasik iktisat teorisine göre, işgücü piyasası dahil tüm piyasalarda, arz ve talebin eşit olduğu ve piyasanın dengeye geldiği bir nokta vardır. Ancak işsizliğin mevcut olması, dünyadaki tüm işgücü piyasalarında işgücü arzı ve talebinin dengeye gelemediği anlamını taşır. İşgücü piyasaları devamlı olarak başarısız mı olur?

Piyasanın dengeye kavuşmasını engelleyen faktör bazen ücretler bazen de birim işgücü fiyatıdır. Bazı çalışanların, özellikle nitelikli olanların, rezervasyon ücretleri olabilir ve bu ücret düzeyinin altında çalışmak istemeyebilirler. Ancak işverenlerin istihdam etmeye razı olduğu ücret de bu kadar yüksek olmayabilir. Alternatif olarak, işverenin ödemeye razı olduğu ücret, hükümetlerin vatandaşlarına düzgün bir yaşam sağlaması için belirlediği yasal asgari ücret düzeyinin altında olabilir. İşgücü piyasasında bu tür katılıkların bulunması iş açığı oluşmasına neden olur. Bu durum yapısal işsizliği oluşturur. Yapısal işsizlik durumunda olanlar ortalamada daha uzun süreler işsiz kalma eğilimi gösterir.

Ancak ücretlerin esnek olmaması işsizliğin sürekli olmasını tam olarak açıklamaya yetmez. İki iş arasındaki zamanda olan veya kariyerine henüz başlamış insanların her zaman var olacağı düşüncesinden hareketle, belirli bir düzeyde işsizlik daima mevcut olacaktır. Bu insanların işsiz olmasının sebebi piyasada iş açığı olması değil, iş bulmanın zaman almasıdır. Bu kısa süreli işsizlik dönemlerine geçici işsizlik adı verilir.

Bu faktörlerin biraraya gelmesinin sonucunda bir uzun dönem ortalaması ortaya çıkar. İşsizlik oranı bu ortalama etrafında dalgalanır ve buna doğal işsizlik oranı (NRU) denir. “Doğal” adının verilmesi bu işsizlik seviyesinin değiştirilemez olduğu anlamına gelmez; aksine, çoğunlukla politikalar tarafından şekillenen işgücü piyasası özellikleri bu oranı belirler. Örneğin, ABD’ye kıyasla Avrupa’da yaşanan görece yüksek işsizlik oranı kısmen Avrupa’nın daha güçlü sendikaları ve daha sıkı işgücü düzenlemeleri olmasının sonucudur. Bu işgücü piyasası kurumları sayesinde Avrupalı çalışanlar daha iyi koşullarda pazarlık edebilirler, ancak bu aynı zamanda çalışanların işverenlere maliyetinin daha yüksek olmasını da beraberinde getirebilir. ABD’de sendikalaşma oranın düşüktür ve işgücü piyasaları daha esnektir, ancak çalışanlar geleneksel olarak Avrupalı çalışanlara göre daha yüksek oranda istihdam edilir.

Doğal işsizlik oranı bazen enflasyonu hızlandırmayan işsizlik oranı (NAIRU) olarak da adlandırılır. Bunun nedeni, uzun dönemli potansiyel büyüme oranında büyümekte olan ve bu nedenle yukarı veya aşağı yönlü enflasyon baskısı yaşamayan bir ekonomi ile tutarlı olmasıdır. Bu argümanın diğer bir anlamına göre, işsizlik geçici olarak NAIRU seviyesinden saptığında, bu durum enflasyonu da etkiler. Ekonomik aktivitenin düşük olduğu bir resesyon düşünün. Mal ve hizmet talebinin düşük olması nedeniyle şirketler çalışanlarını işten çıkarmaya başlar ve aynı zamanda fiyat artışlarından kaçınır. Bunun sonucunda durgunluk sırasında işsizlik artar ve enflasyon düşer. Yeni Zelandalı ekonomist William Phillips’den adını alan ve Phillips eğrisi olarak tanımlanan, işsizlik ve enflasyon arasındaki bu ödünleşme sadece geçici bir durumdur; fiyatlar mal ve hizmetler piyasasının geldiği yeni dengeye göre ayarlandığında şirketler de tam kapasite üretime geri döner ve işsizlik tekrar NAIRU seviyesine kadar düşer.

İşsizliğin uzun dönem denge oranının arkasında yatan nedenlerin anlaşılması, politika yapıcıların bu oranı nasıl değiştirebileceklerini anlamasına da yardımcı olur. Örneğin, tüketici talebini artırarak (dolayısıyla üretim artışı ile) işsizliği düşürmeye çalışan politikalar yalnızca geçici etki yaratır ve bu etki daha sonra daha yüksek enflasyon olarak geri döner. Ancak, geçici veya yapısal işsizliğin hafifletilmesine yönelik politikalar enflasyonu pek etkilemeden istihdamı artışı sağlar.

Fakat NAIRU, belirgin bir politika adımı atılmadan da zaman içinde değişim gösterebilir. Teknolojik ilerlemeler ve demografik değişimler gibi yapısal değişiklikler işsizlik eğilimleri üzerinde uzun dönemli etkiler bırakabilir. Örneğin, birçok ekonomiste göre 1990lı yıllardaki teknolojik gelişim, çalışanların işverenler tarafından daha “arzu edilir” olmasını sağlayarak işgücü verimliliğini de arttırmıştır. Bu nedenle, çalışanların yeni teknolojiler konusunda eğitimli olmaması nedeniyle ilk başta yaşanması beklenen işsizlik de bertaraf edilmiştir. Birçok gelişmiş ekonomide karşılaşılan bir durum olan nüfusun hızlı yaşlanmasının sonucu olarak da, iş piyasasında daha az kişi dolayısıyla daha düşük işsizlik oranı görülür.

İşsizliğin ölçülmesi

Çalışmayan insanların tümü işsiz sayılmaz. Devlet istatistiklerinde işsiz sayılmak için, kişinin işinin olmaması gerekliliğinin yanında aktif olarak iş arıyor olması da gerekir. Mesela özgeçmiş göndererek aktif iş arayan olunabilir. ABD’de işsizlik, Bureau of Labor Statistics (İşgücü İstatistikleri Ofisi) için yürütülen aylık hanehalkı anketi ile ölçülür ve 100 binden fazla kişi temsili örneği kapsar. İşgücü kavramı hem iş sahibi olanları hem de iş arayanları içerir. İşsizlik oranı, iş arayanların işgücüne oranının yüzdesel halidir. İşgücü toplam nüfusun yalnızca bir parçasıdır. İşgücünün çalışma çağındaki nüfusa oranı işgücüne katılım oranı olarak adlandırılır.

Kadınlar veya öğrenciler gibi, çalışma çağında olup da çalışmayan veya iş aramayan kişiler işgücüne dahil edilmez. Uzun süredir iş arayıp bulamayan ve bu nedenle iş aramayı bırakan kişiler de işgücü dışında bırakılır. Bu umutsuz çalışanların varlığı nedeniyle, ekonomideki gerçek iş talebi işgücü istatistiklerinde daha düşük görünür. Devlet anketinden önceki hafta içerisinde ücretli olarak herhangi bir iş yapmış tüm kişilerin çalışan olarak sayılması da istatistiklerdeki gizli işsizliğin başka bir şeklidir. Bu durum, tam zamanlı bir işte çalışmayı tercih eden ancak iş bulamayan kişilerin iş talebini de gizlemiş olur.

*Ceyda Öner, IMF Asya ve Pasifik Departmanı’nda ekonomist olarak çalışmaktadır.

Referans

International Labor Office, Global Employment Trends, Ocak 2010.

Kaynak: Unemployment: The Curse of Joblessness

Yorum Ekleyin

Yorum yapmak için tıklayınız