İslami Hareketlerin İslami Olmayan Hükümete Katılımları (Raşid Ganuşi)

tunus_freedom1

Bu makale, Müslümanların İslami olmayan rejimlere katılımının ve bu rejimlerde idareci olmanın İslamiyet açısından durumunu ele almaya çalışmaktadır.

Evvela bu soruna cevap vermeden önce bazı olguların altını çizmemiz lazım:

Birincisi, İslami iktidar kavramı vardır ve her Müslüman, birey ve toplumsal olarak, bu iktidarın kurulması için çalışmalıdır.

İkincisi, tartışılan hallerde İslami iktidar yok ise yahut da önceden var olmuş ise, bir Müslüman için tek yol onu desteklemek ve yolsuzluk gibi var olan kötü hallerden arındırmaya çalışmaktır.

Üçüncüsü, eğer mevcut şartlar İslami iktidarın kurulmasına müsaade etmiyor ya da bu yolda bütün çabalar olumsuz sonuçlanmış ise, Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve dünyada adaleti sağlamak adına bütün Müslümanlar bu konuda çaba sarf etmeli ve bir araya gelmelidir.

Yüce Kur’an der ki:

“Ey inananlar, Allah için daima doğru hükmedin, adâlete tam uygun tanıklıkta bulunun ve bir kavme olan kininiz, sizi adâletten alıkoymasın. Adâlette bulunun ki bu, takvaya daha yakındır ve çekinin Allah’tan.Şüphe yok ki Allah, ne yaparsanız hepsinden de haberdardır. “ (Maide süresi, 8. Ayet)

Kur’an’ın yine aynı süresinde 49.ayetinde der ki “Aralarında, Allah’ın indirdiği hükümlere göre hükmet ve onların dileklerine uyma”. Maide süresi 44.ayette ise “Allah’ın indirdiği hükme uygun olarak hüküm vermezlerse onlardır kâfırlerin ta kendileri.”

İstisnai Durumlar

Bu makaledeki tartışmanın sınırları Müslümanların, İslamiyet’e dayalı ve İslamiyet’le uyumlu iman ve kültürel mirasına göre yaşadıkları kendi entellektüel, siyasi, iktisadi, uluslararası ve diğer ilişkilerini kapsamaz. O kültürel mirastır ki Batı’nın emperyalist çabasına rağmen Müslimanların kalbinde ve ruhlarında kökleşmiştir.

Bu makaledeki tartışma, müminlerin, İslami hükümet biçimini doğrudan tesis edemedikleri hallerde ne yapması gerektiğini ele alır.Bu durumda toplum zor şartlarla yüzleşmek zorunda kalır.

Gerçekçilik ve esneklik İslami metodolojinin en önemli özelliklerinden biridir.Bu iki temel özelliği İslamiyet’in, sonsuz yaşamı kapsayacak şekilde tüm zamanlara ve mekanlara gönderilmiş olmasının hikmetidir.Buna ilaveten, insan topluluklarının yaşamı Müslüman toplumlar da dahil olmak kaydıyla birey yaşamı gibi dinamiktir.Sağlık ve hastalık arasındaki dalgalanmalar, zafer ya da mağlubiyet, başarı ya da başarısızlık, terrakki ya da geriye gitmek, güç ya da acziyet doğal şeylerdir.Bu sebeple tüm zamanlarda ve mekanlarda insanlığın hayatını geliştirmek için indirilmiş bir dinin, Müslüman toplumlarının tecrübe edeceği tüm olaylara ve gelişmelere cevap verebilecek kapasitesinin olması gerekir.Bunu yaparken de, bir din kırmızı çizgilerini belirteceği gibi genişletilebilir kaidelerini de belirtmesi gerekir.Sadece normal hallerde uyulması gereken mutlak temel kaideleri belirtmesi yetmez.İstisnai olağanüstü hallerde de uyulması gereken kural ve mekanizmaları göstermesi gerekir.Böylelikle, müminler Şeriat’ın temel hükümlerine her koşulda güçlüyken ya da acizken de bağlı kalabilirler.

İslami Olmayan Hükümetlerde Güç Paylaşımı

İnsanların eylemlerini yargılarken genel kaide bütün eylemlere, yasak edilmediği takdirde izin verilir.Bu durumda yasaklar Allah’ın kanunlarından çıkartılır ve O’nun koyduğu kanunlardan başkasına riayet edilmez.Bu sebeple, Allah’ın kanunlarına ve yasaklarına uymak ve O’nun yönetimini kurmak her Müslüman’ın vazifesidir.Peki ya Müslümanlar bunu uygulayamazsa? Bu durumda temel kaide sadece yapabileceklerimizden sorumluyuz:

“(Hiç) kimse kendi gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef (sorumlu) tutulmasın.” (Bakara Suresi 233. Ayet)

İslami hükümetin özellikleri aşağıdaki gibidir:

  1. En yüksek yaşama otoritesi İslam’ın yasası Şeriat’tir. O bütün yasaların üstündedir. Bu sebeple alimler, Şeriat’ın hükümlerini açıklayarak hakimler için temel ilkeleri tespit etmelidir.İslam Devleti’nin lideri, bu hükümleri icra edecek güvenilir bir yürütme erkinin lideridir.
  2. Siyasi güç ümmete aittir. Bu güç, şura adı verilen zorunlu danışma kurulları aracılığıyla kullanılır.

Eğer bu tarz hükümet biçimi mümkünse, o halde müminlerin onu tatbik etmekten imtina etmesi mümkün değildir; fakat bunun mümkün olmadığı hallerde toplum ne yapmalıdır?

İslam’ın genel prensiplerine ve onun toplumun ihtiyaçlarına ve halkın menfaatlerine hizmet etme (imanın, ruhların, varlığın korunması ve Şeytan’ın şerrinin engellenmesi) amacına göre müminler pasif kalmamalıdır ve izole edilmemelidir.Her Müslüman, İslam devletinin kurulması için sorumluluk sahibidir.Bu mümkün değilse Müslümanlar buna ulaşmak için gereken her şeyi yapmalıdır.

İktidarın paylaşımı Müslüman ya da Müslüman olmayan toplumlarda, kamusal düzenin kurulması için gereklidir.İktidarın paylaşımı Şeriat hükümlerine göre olmak zorunda değildir; ama İslam’ın önemli bir kurumu olan şura ya da ümmetin (toplumun) yetkilendirilmesi ile diktatörlüğün, yabancı memleketlerin hükmetmesinin ya da yerel anarşinin önüne geçilmesi için kullanılmalıdır.Bu iktidar paylaşım süreci, milli ve bağımsızlık, kalkınma, toplumsal birlik, temel hak ve özgürlükler, siyasi çoğulculuk, bağımsız yargı, basın özgürlüğü ya da camilerin bağımsızlığı ve İslami aktivitelerin özgürce tatbik edilmesi gibi insanlığın menfaatlerini de başarmak için kullanılabilir.

Bir Müslüman, İslami demokratik rejimi kurmayı başaramadığı hallerde laik demokratik rejimin kurulmasına katkı sağlamakta şüpheye düşebilir mi? Cevap hayırdır. Bütün Müslümanların, birey ya da toplum olarak, bu duruma katkı sağlaması onların dini ödevidir.Böylece, İbn-i Haldun’un da belirttiği gibi Müslümanlar Şeriat devletinin kurulamadığı hallerde mantığa dayalı (rasyonel) hükümet biçimini kurmalıdır.

Belgelendirilmiş Misaller

Kur’an’dan, sünnetten ve İslam tarihinden vereceğimiz bazı örneklerle birey ya da toplum olarak Müslümanların iyiye ulaşmak kötülükten sakınmak adına İslami olmayan hükümet sistemleri kurduğunu ve idare ettiğini gösterebilir.

Kur’anın birinci bölümünde bize kardeşleri tarafından kuyuya atılan sonra da kurtarılıp Firavun’un sarayında mahkemeye çıkan ve baştan çıkarılan Mısır’da yaşayan Hz. Yusuf (a.ş)’ in hikayesi anlatılır.  Şunu belirtmekte yarar görüyorum ki hapsedilmiş ve kötü muameleye tabi tutulmuş bu genç adam zamanı geldiğinde doğru anda ve hazır olduğunda Firavun’un iktidarındaki en önemli makamında görev alıp halkları kıtlık ve kuraklıktan korumaktan imtina etmemiştir. Hz. Yusuf (a.s.) Mısır’ın putperestliği reddedip İslam’ı kabul etmesini böylece İslam devletinin kurulmasını beklememiştir.

Bu genç adamın aklında ise dinin insanlara hizmet ve onların ihtiyaçlarını gidermek için gönderildiği vardı.Hz. Yusuf (a.s) insanların açlıktan ve yök olmaktan kurtarılması gerektiğine kanaat getirmişti.Makamın verdiği yetkileri de kullanmak aracılığıyla insanları İslam’a ve Şeytan’dan uzak durmaya davet etmişti.

Kur’an’da detaylı bir şekilde anlatılan Hz. Yusuf’un hikayesi onun yaklaşımının övgüye değer olduğunun açık bir kanıtıdır. Hz. Yusuf (a.s.)’a yapılan herhangi bir zamanda ve mekanda bir başka Müslüman’a da yapılabilir. Benzer koşullar altında, Müslümanların, ümmetin menfaatlerine hizmet etmek ve şerri uzak tutmak adına siyaseten İslami olmayan hükümet biçimlerine katılmaktan ve onları yönetmekten başka çareleri yoktur.Bunu başaramamak bu menfaatler zarar vereceği gibi şerrin yayılmasına ve toplumu baskılamasına neden olur.

İkinci bir örnek ise İslam’ın ilk dönemlerinde yaşayan Habesistan Kralı Necaşi’dir.Hz. Muhammed (a.s) sahabeden bazılarına adil kral Necaşi’nin memleketine Habeşistan’a hicret etmesini tavsiye etmiştir.Az sayıdaki Müslümanların Habesistan’da olması Necaşi’nin İslam’ı kucaklamasına vesile olmuş olmasına rağmen, kendi iktidarını ve misafirlerini tehdit edeceği endişesiyle iktidarında Şeriat’ı uygulamamıştır.Bu asıl kralın hikayesi İslam tarihi kaynaklarında yer edinmiştir ve bugün hala anlatılagelir.Habeşistan kralının ölüm haberini duyunca Hz. Muhammed (a.s.) kralın ruhu için namaz kılınmasını istemiştir.

İbn-i Teymiyye’ye der ki “ [Necaşi’nin] Şeriat’ın hükümlerini uygulaması mümkün değildi çünkü halkı buna izin vermezdi. Buna rağmen, Necaşi ve ona benzer diğerleri İslam’ın kanun ve yasaklarını uygulamayamasa da günün şartlarına göre uygulanan kanunları çerçevesinde Allah’ı sonsuza dek mutlu etmenin bir yolunu bulmuşlardı.

Üçüncü bir örnek ise el fudulun ittifakı manasına gelen Hilful Fudul’dur.İslamiyet öncesi Arap kavimleri arasında haksızlığa uğraşmışları, akrabalar arasındaki yakın ilişkileri korumak ve onlara iyi davranmak için yapılmış anlaşmadır. Hz. Muhammed (s.a.) peygamber olmadan önce bu ittifaka şahitlik etmiştir ve İslamiyet’te de böyle bir ittifak olursa aynen kabul edeceğini söylemiştir. Ayrıca cahiliye döneminde yapılan iyi ve asıl her türlü anlaşmanın da İslamiyet tarafından benimseneceğini vurgulamıştır.Bu sebepledir ki, müminler, adaleti, insanlığın menfaatini, insan haklarını ve seçimle el değiştiren otorite biçimini korumak için bu tür ittifaklara katılabilirler.İman sahibi kimseler inançlarının gereklerini onlarla aynı inançları ya da fikirleri paylaşmayan kimselerle de birlikte sürdürebilirler.

Dördüncü örnek ise Ömer bin Abdül-Aziz. Bu Emevi halifesi iki yıldan kısa süren iktidarı boyunca adaleti ve dindarlığı nedeniyle tarihçiler arasında beşinci Rasidun halifesi olarak adlandırılır her ne kadar 4.  Rasidun halifesi ile arasında yarım asırlık fark olsa da. Her ne kadar tahta veraset sistemi ile geçmiş olsa da, monarşiden hazetmezdi ve prensipte hiç onaylamadı; lakin yıllar içinde kökleşen yozsüzlaşma nedeniyle sistemi değiştiremedi ve ümmetin hak ettiği danışma meclisli sistemi getiremedi. Yine de birçok kötü yöntemi değiştirebildi ve adaleti tekrar tesis etti. İstemese de monarşiyi kabul ederek birçok iyi şey yapabildi ve kimse onu tenkit etmedi.

Güncel Değerlendirme

İslami hükümet biçimi başarılı olduğu takdirde mükemmel ya da mükemmele yakın sonuç verecek değerler üzerine kurulmuştur; fakat bu değerlerin hepsinin aynı anda tatbik edilmesi mümkün olmayabilir, bu sebeple adil bir hükümet biçiminin kurulması için bazıları yeterli olabilir.Adil bir hükümet İslam hükümeti olmasa da İslam hükümetine en yakın olanıdır; çünkü adalet İslami hükümet biçiminin en temel özelliğidir ve Allah’ın kanunu adalettir denir.

İbn i Akil,  İslami idare yönetimini (As Siyasah Ash-Sharıyah) Şeriat ya da Hz. Muhammed (a.s) tarafından savunulmasa da insanları iyiliğe yakınlaştıran kötülükten uzaklaştıran olarak tanımlar.

İbn i Akil, bu fiilerin Şeriat’a uygunluğunu tabirini kullanarak Şeriat’a ters düşmemesi gerektiğini belirtir. Buna lakin, eğer Şeriat’a uygunluğu sadece ve sadece Kur’an’ın hükümleri ile Sünnet’te açıkça belirtilen haller olarak ifade ederse, bu durumda yanlış olur ve daha da ileriye giderek sahabenin de hata yaptığını iddia eder. En nihayetinde onlar da toplumun ihtiyaçlarına ve değişen duruma göre birçok tedbir almıştır.

Günümüzde, Müslümanların ya da İslam toplumlarının kötülüğü uzak tutmak ya da toplumun menfaatlerine hizmet için İslami olmayan çerçevelerde ittifak yaptığını kaynak gösterebiliriz.Bu durum birçok alimin karşı çıkmasına rağmen olmaktadır.Saygısızlık etmek istemem ama bu alimler Müslümanlar için hayati gereksiz yere zor kılmaktadır. Alimlerin görüşleri yasal ve kabul edilebilir durumlara dahi kısıtlamalar gerektirmektedir ve Müslümanların mevcut duruma olumlu reaksiyon göstermesini de zorlaştırmaktadır.

Birkaç örnek vermek gerekirse:

Birincisi: Müslümanların yaklaşık üçte biri dünyada azınlıkta olduğu memleketlerde yaşamaktadırlar ve yakın zamanda iktidar olma ihtimalleri gözükmemektedir. Bu Müslümanların birçoğu sürgün ve etnik temizlik nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.İslam hukuku bu durum için ne öneriyor?Bazılarını bu Müslümanların çoğunlu Müslüman olan memleketlere göç etmesi gerektiğini söylüyor.Eğer bu mümkün olsa idi, Müslümanlara ne fayda sağlar?Ya da bu da Müslümanları o ülkelerden çıkartmak için daha büyük bir komplonun parçası mı?Müslüman azınlığa kendilerini izole etmesini tavsiye edenler de var ama bu da İslam’ın özüne aykırıdır; çünkü İslamiyet, müminlere pozitif, aktif olmalarını ve topluma karışmalarını öğütler.

Bu azınlıklar için en iyi çözüm diğer laik demokratik gruplarla ittifak yapmasıdır. Bu sayede insan haklarına saygılı, güvenliği ve ifade ve dini inanışlara özgürlüğü temin eden böylece insanlara İslam’ı yaşamalarına müsaade edecek laik demokratik rejimi kurabilirler.

Bu değerlerin başarıya ulaşmasının ardından toplum anında dönüşecektir.İslami tabirle açıklamak gerekirse düşmanlık ve İslam’a savaş alanı olan darül-harp, barış ve sükunet memleketi olacaktır.İmam Nevevi darül-harbi müminlerin dinlerinin gereklerini özgürce yaşayamadığı ve bu sebeple de hicret etmek zorunda kaldıkları yer olarak tanımlar.Gerçek demokrasilerde böyle değildir.Gerçek demokrasiler din ve inanç özgürlüğünü teminat altına alırlar.

İkincisi: Müslümanların çoğunlukta olduğu birçok memlekette ise yalnızca birçok farklı görüş ve inanış biçimi var olduğu gibi bu memleketlerin birçoğu da Müslümanlık iddiasında olup İslam’a düşman diktatörle tarafından yönetilmektedir. Bu ülkelerdeki İslami hareketler rejimi reform etmekte ya da değiştirmekte başarılı olamayabilirler. Şeriat, dikta rejimini yıkmakta ve insanlara saygılı ve onların özgürlüklerini teminat altına alan laik demokrasiyi kurmak için çabalayan taraflar ile İslami hareket mensuplarının ittifak kurmasını engeller mi? Hiç de değil.

Üçüncüsü: Benzer bir şekilde, İslami hareketler, Müslümanların çoğunlukta olduğu memleketlerde dikta rejimini devirip İslami hükümet biçimini kurabilirler; fakat bu geçiş döneminde iktidar odağındakiler ya dahili gruplardan ya harici toplumlardan tepkiyle karşılanabilir ki bu durumda da yeni kurulmuş İslam hükümetini baskı rejimi kurmaya teşvik eder ve çöküşüne sebep olur.

Bu grupların, uzun vadeli hedeflerini erteleyip İslam devletinin kurulmasına şartlar müsaade edene kadar laik gruplarla anlaşmasına ve koordineli çalışmasına engel olan herhangi bir neden var mıdır?  Kesinlikle bu duruma karşı bir durum yoktur.

Bu durumda belirtmek gerekir ki seçim İslami hükümet biçimiyle İslami olmayan hükümet biçimi arasında değil, demokrasi ile diktatörlük arasındadır.

Dördüncüsü: Mustamleke memleketlerinde yaşayan İslami gruplardır. Sömürgeci güçlere karşı diğer laik gruplarla birlikte Müslümanların daha iyi bir hayat kurabileceği milli bir cephede yer almalarında bir sakınca var mıdır?Kesinlikle bu duruma da bir engel yoktur.

Sonuç

Eğer İslami hükümet biçimi, Allah’ın emirlerini (Şeriat’ı) yerine getirmek için her İslami hareketin kısa ve uzun vadeli hedefi ise Şeriat bu durumun kolayca başarılamayacağını gözetir ve bu sebeple de alternatif sunmuştur. İslami hareketler, İslami olmayan gruplarla, çoğunluğun oyunu alan parti tarafından yönetilen çoğulcu bir rejim için ittifak kurabilir.

Böyle bir ittifak diktatörlük rejiminden kurtulmak için de kurulabilir.Her ne koşulda olursa olsun, bu ittifak İslam’ın özünü zayıflatacak, İslam için çalışanlara kısıtlama getirecek ilkelerden oluşamaz.

Bu gerekçeler aşağıdaki hususlara bağlıdır:

  • İyilik getirmek, kötülüğü kovmak kaydıyla
  • Zorunluk gerektiren hallerde zorunluluk durumu ortadan kalkıncaya kadar
  • Netice prensibine
  • Gereklilik prensibine

Önemli olan Müslüm, olumlu tutuşunu korumalıdır ve Allah’ın emir ve yasaklarını tatbik etmek için kısmen için ya da tamamen şartların ve kaynakların gerektirdiği ölçüde aktif rol üstlenmelidir.Allah’ın kanunlarının özü insanlık arasında adaletin sağlanmasıdır.

“Andolsun ki biz, peygamberlerimizi, apaçık delillerle gönderdik ve onlarla berâber de kitap ve terâzı indirdik, insanlar adâletle doğru muâmele etsinler diye.” (Hadid Süresi 25. Ayet)

Bugün içinde bulunduğumuz durumda, İslami hareketleri demokrasinin, çoğulculuğun ve güçler ayrılığının önemine inandırmak sorun değildir. Bugün İslami hareketlerdeki güçler ayrılığına dair genel eğilim, onu ortak hedeflere ulaşmak, milli birliği, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, kültürel, sosyal ve ekonomik kalkınmayı sağlamak ve harici düşmanları vazgeçirmek için bir araçtır.

Bugün asıl problem “diğerlerini”  demokratik bir rejimde milli egemenliğe, ve İslami hareketlerin de özgürce siyasi parti kurmasına, siyasi eylemlerde özgürce hareket etmesine ve iktidar için demokratik yollardan çabalamasına izin verilmesine ikna etmektir.

Tunus ve Cezayir’deki İslami hareketlerin seçimlerden yenilgiyle çıkması -ki bu seçimler ne acıdır Batı demokrasilerinin gözetiminde laik teolojik elit desteğiyle yapılabilmektedir-  bugün Müslüman toplumlarında sorunun özünde despotik egemenliğin yattığını göstermektedir. Bizim görevimiz despotizme karşı samimi ve gerçek demokrasi için mücadele etmektir.

[1]Çevirenden not: Esasında yazar İslami olmayan hareketlerden, laik hükümet biçimini kast etmektedir. Laiklik kelimesini yazar, yazı içinde “secular” kelimesini kullanmadığı hallerde ben de kullanmak istemedim; çünkü siyaset felsefesinin alanına girecekti.Amacım kendi siyaset tartışmamı açmak değil metni Türkçe’ye çevirmektir.

[2]Tunus doğumlu İslam düşünürü ve aktivist.Eğitimini Kahire Üniversitesi’nde ve Kudüs Üniversitesi’nde tamamladı.1981 yılında Tunus İslami Eğilim Hareketi’ni kurdu (Tunus’un en büyük İslami partisi).1988’te Hizb al-Nahda (Rönesans Partisi) olarak adını değiştirdi.  1980lerde iki kere hapse atılan Ganuşi, 1990larda Londra’da sürgünde kadıl.Ganuşi İslami hareketlerin içinde İslam ve demokrasi ve kadın hakları konusunda önemli bir sesi oldu.