Başkanlık Sistemi’nin Mahzurları

Dünya devletleri demokrasiye geçtikçe, alternatif anayasal oluşum ve düzenleme arayışları akademik camianın dışına taştı. Şili, Güney Kore, Brezilya, Türkiye ve Arjantin gibi birbirinden çok farklı ülkelerde bile yasa koyucular ve anayasa uzmanları ciddi bir şekilde farklı demokratik rejimlerin yararlarını tartışmaya başladılar. Sri Lanka gibi bazı ülkeler parlamenter rejimden başkanlık sistemine geçtiler. Buna karşılık, Latin Amerika ülkeleri 1970’lerde İspanya’nın otoriter rejimden parlamenter demokrasiye başarılı geçiş öyküsünden etkilenerek bu yapıyı tercih ettiler.

İspanya örneği parlamenter rejimin başarısına dair ilk örnek değil. Gerçekten de, bugün yerleşmiş demokrasilerin kahir ekseriyeti yürütmenin yasamadaki çoğunluğa dayanarak kurulduğu ve ancak çoğunluğun güvenoyuyla iktidarda kalmasına dayalı parlamenter rejimlerdir.

Buna karşın, uzun yıllara dayanan anayasal başkanlık rejimi sadece Amerika Birleşik Devletleri’ndedir. Finlandiya ve Fransa anayasaları gerçek anlamda başkanlık rejimi olmaktan ziyade yarı başkanlık sistemleridir ve Fransız Beşinci Cumhuriyeti’nde yargı hala ayrıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nden başka sadece Şili 150 yıl boyunca nispeten müdahalesiz anayasal başkanlık sistemini götürebilmiştir ki nitekim Şili’de demokrasi 1970’lerde kesintiye uğramıştır.

Yakın zamanda Afrika tarihinde görüldüğü gibi kutuplaşmış etnik çatışmanın olduğu yerlerde parlamenter rejimler de pek tabii ki yerleşmemiş olabilir; lakin Hindistan ve bazı Karayip ülkelerinde (eski İngiliz müstemleke memleketlerinde) bölünmüş toplumlara rağmen periyodik parlamento içi krizleri rejim krizlerine dönüşmek anlamına gelmediği gibi başbakanın ve kabinesinin azli de rejimin sonu demek değildir.

Bu makalenin amacı parlamenter rejimlerin tarihsel performansının {başkanlık rejimlerine kıyasla} üstün geldiğini göstermektir. Dikkatli bir parlamenter rejim-başkanlık sistemi mukayesesi ile görülecektir ki ilki yerleşik demokratik rejimlerin oluşmasına başkanlık sisteminden daha çok katkı sağlamıştır. Bu çıkarım bilhassa derin siyasi çatışmaların ve çok fazla siyasi partinin olduğu ülkeler için daha geçerlidir ve bu tür memleketlerde parlamenter rejim demokrasinin korunması için daha çok umut vaat edicidir.party_political

Parlamenter Rejimler ve Başkanlı Sistemleri

Parlamenter rejim en basit tanımıyla demokratik meşru kurumun parlamento olduğu rejimlerdir. Bu rejimlerde hükümetin otoritesi [meşruiyeti] tamamıyla parlamentodaki güvenoyuna dayalıdır. Her ne kadar parti liderlerinin artan şahsi popülaritesi başbakanları adeta başkan gibi davranmaya itse de, parlamentonun azli ve seçimlerin yenilenmesi meselesinde başbakanlar doğrudan milletvekillerini yok saymak suretiyle halka hitap edemezler. Parlamenter rejimlerde halkın oyuyla doğrudan seçilen cumhurbaşkanları olsa bile cumhurbaşkanları başbakanlara kıyasla daha az etkilidir.

Başkanlık sistemlerinde ise, geniş anayasal yetkilerle donatılmış yürütme erki – ki kabinenin oluşmasında ve yürütmede başkanlar tam yetkilidir – millet tarafından doğrudan belli bir süre için seçilir ve meclis güvenoyundan muaftırlar. Başkanlar yalnızca yürütmenin başı değil aynı zamanda devletin başıdır ve seçim dönemi dışında ancak çok ciddi suçlamalarla {vatana ihanet gibi} görevden alınabilirler. Tatbikatta ise, Amerika Birleşik Devletleri örneğinde görüldüğü üzere, başkanlık sistemleri az çok yasamanın işbirliğine bağlıdır. Yürütme ile yasama arasındaki güç dengesi çeşitlilik arz edebilir.

Başkanlık sistemlerinde iki şey öne çıkar. Birincisi başkanın demokratik hatta plebisite dayalı meşruiyet iddiasıdır ikincisi ise başkanlık koltuğundaki sabit dönemleridir. Bu iki madde de izahat gerektirir. Her ne kadar seçmen azınlık hükümetini daha az meşru görse de bazı başkanlar seçimi azınlık hükümeti başbakanlarından daha az bir oyla kazanabilirler. Bir örnek vermek gerekirse, 1970’de Şili’de Salvador Allende oyların yüzde 36,2’sı ile heterojen bir koalisyon ile iktidar olması Adolfo Suarez’in İspanya’da 1979 yılında yüzde 35,1 ile başbakan olmasından çok farklıdır. Göreceğimiz üzere, Allende altı yıl boyunca iktidarda kalma hakkı elde ederken İspanya’da Suarez hemen hemen aynı oy oranına rağmen diğer partilerin desteği ile azınlık hükümeti ile ülkeyi yönetmek zorunda kaldı. İngiliz politik düşünür Walter Bagehot’un sözlerinden hareketle, başkanlık sistemi başkana hem “seremonik” yetkiler verirken hem de “etkin” devlet başkanı yetkileri vermek suretiyle ne kadar popüler olursa olsun başbakana kıyasla başkan adına daha farklı beklentiler yaratmaktadır.

Ama başkanlık sistemlerinde en çarpıcı olay ise bir arada ve sıkı parti disiplini ile hareket eden farklı ideolojik ve siyasi alternatif arz eden yasa koyucu da demokratik meşruiyet iddia edebilir. Bu iddialaşma yasama çoğunluğu başkanın siyasi görüşlerinden farklı düşündüğü durumlarda daha da sertleşmektedir. Bu durumda kim millet adına görüş belirtmekte daha meşrudur; başkan ya da başkana karşı olan yasama çoğunluğu? Her iki organın da serbest rey ve rıza ile alternatifler arasından seçildiği durumlarda çatışma kaçınılmazdır ve zaman zaman çok hararetli olabilir. Bu durumu çözecek demokratik prensipler söz konusu olmadığı gibi anayasal mekanizmaların da çözüm üretmesi seçmen nezdinde çok hukuki ve anlaşılır olmaktan uzak olması muhtemeldir. Bu tür durumlarda silahlı kuvvetlerin geçmişte örnekleri olduğu gibi hakem olarak müdahil olmasına yönelik talepler kazara ortaya çıkmamıştır. Amerika’daki kurumların bu duruma nasıl çözüm ürettiği meselesi bu makalenin sınırlarının ötesine taşar ama değinmek gerekirse birçok siyaset bilimcisini şaşırtan ölçüde parti disiplini yüksek olan Amerikan siyasi partileriyle ilgilidir. Maalesef Amerika vakası bir istisnadır ve sosyal ve ideolojik olarak kutuplaşmış memleketlerde siyasi partiler toplumsal çatışmayı yumuşatmaktan ziyade daha da derinleştirmektedir.

student-vote-democracy-word-cloud                  Başkanlık sistemlerinin ikinci göze çarpan özelliği olan başkanın sabit bir süre için seçilmesi meselesinin de dezavantajları mevcuttur. Siyasi süreci kopuk ve katı kesintili dönemlere itmekte ve gerekli düzenlemelere alan bırakmamaktadır. Başkanın iktidarda kalma süresi diğer politik aktörlerin hesapları için (aşağıda göreceğimiz üzere) de önem arz etmektedir. Örneğin, başkanın vefatı ya da yönetme kabiliyetinin kesintiye uğradığı hallerde selefinin nasıl seçileceği konusunu ele alalım. Bazı hallerde, yeni başkan bir önceki doğrudan erken seçimle iktidara gelebileceği gibi ideolojik yelpazenin tam tersi görüşü de temsil edebilir. Bazı hallerde ise başkan tarafından önceden kabiliyetlerine ve toplumsal popülaritesine bakılmaksızın tayin edilmek suretiyle aday gösterilebilir. Brezilya tarihi birinci senaryoya örneklerle doludur. Arjantin’de ise Maria Estela Martinez de Peron’un eşinden sonra iktidara gelmesi ikinci senaryonun örneği olabilir. İktidarı şahsileştirmesinin yanı sıra ara dönem değişikliklerinde normalde belki de seçimle iktidar olması mümkün olmayan birinin de başkan olabilmesi bu tür sistemlerin paradoksudur.

Başkanlık Sistemlerinin Paradoksu

Başkanlık sistemi anayasaları birbiriyle çelişen ilkeleri ve varsayımları içinde barındırır. Başkanlık sistemleri güçlü, uzun soluklu ve yasamadaki farklı çıkar gruplarının baskılarına dayanıklı meşru bir yürütme yaratır. Başkanın kitleleri temsil eden ve onlar adına konuşan biri olarak Rousseaucu demokrasi tanımına göre meşruiyeti yoktur. Anglo-Amerikan’ın tartışmalı (çıkar çatışmalı) demokrasi tanımına göre de bu böyledir. Böylece çıkar gruplarının çatışmaları siyaset alanının da dışına çıkmaktadır. Bunlarla birlikte, başkanlık sistemleri anayasaları yürütmenin bireyselleşmesine karşı şüpheci yaklaşırlar; çünkü krallık sistemlerinin korkuları ve kötü hatıraları kolayca silinemez. Başkanın şahsi güç kullanımına karşı en önemli anayasal prensip ise dönem sınırlandırmasıdır (tekrar seçilme yasağı). Yasamanın başkanın atamaları üzerindeki tavsiye ve onay yetkisi, sınırlayıcı mekanizmalar, yargı bağımsızlığı ve diğer Contraloria of Chile (Şili Sayıştayı) bağımsız kurumlar bu şüphenin birer yansımalarıdır. Silahlı kuvvetlerin arabulucu-hakem olarak yönetime el koyması bile bazı toplumlarda denetim mekanizmasının bir parçası olarak siyasi kültürün bir parçasıdır. Latin Amerika başkanlık sistemlerini anayasalarını ve siyasi kültürlerini inceleyen herkes birçok örnek gösterebilir.

Güçlü ve durağan yürütmeye olan ihtiyaç ile aynı zamanda yürütmenin yetkilerinin kötüye kullanılmasına yönelik şüphenin başkanların söylemlerine, siyasi geleneğe ve muhalefetin söylemlerine etkisini araştırmak yararlı olabilir. Başkanlık sistemleri sadece sosyoekonomik, siyasi ve ideolojik durumlarla açıklanamayacak paradoks yaratmaktadır. Çok tartışmalı olsa da Latin kökenli toplumların güçlü bireysel toplumlara daha yatkın olduğu argümanını kabul etsek dahi bu eğilime kurumsal düzenlemelerin de katkıda bulunduğunu reddedemeyiz.

Başkanlık sistemi ile parlamenter rejimler arasındaki farkı özetlemek gerekirse parlamenter rejimler siyasi süreçlere esneklik kazandırırken başkanlık sistemlerinde o esneklik görülememektedir. Başkanlık sistemlerini savunanlar bu durumun belirsizlik ve istikrarsızlığı kaldırdığı için bir avantaj olduğunu savunabilirler. Parlamenter rejimlerde, rejimin aktörleri –siyasi partiler, partilerin liderleri, hatta milletvekilleri- iki seçim arasında ittifak değişikliği ya da tutumlarını değiştirmek suretiyle başbakanı zorda bırakabilirler; ama her ne kadar otorite ihtiyacı ve öngörülebilirlik başkanlık sistemlerini öne çıkarsa da, başkanın vefat etmesinden baskı altında yanlış karar almaya kadar beklenmedik gelişmeler başkanlık sistemlerini parlamenter rejimlere kıyasla daha aciz kılmaktadır. Parlamenter rejimler meşruiyetini ve yetkisini güvenoyu, meclisin dağılması ve seçimlerin ilan edilmesi ile yenileyebilir. Daha da ötesi rejim krizine yol açmadan başbakanlar değişebilir.

Bütün bunlar özellikle rejim değişikliklerinde ya da rejimin konsolide olmasında başkanlık sistemlerinin katı yapısı parlamenter rejimlerin esnekliği karşısında göz ardı edilmemelidir.

Kazananın Olmadığı Seçimler

Yukarıdaki tartışma prensip olarak başkanlık sisteminin kurumsal boyutlarına odaklandı. Yazılı ya da yazılı olmayan anayasal ilkeler analizin özünü teşkil etti. İlaveten, doğrudan başkanlık seçimlerinde siyasi çekişmenin –liderlik tarzı, başkan ve siyasi elit arasındaki ilişki, toplumun tamamı- nasıl teşekkül edildiğine ve iktidarın nasıl kullanıldığı ile çatışmaların çözümlenmesi meselelerine de bakmamız gerekir, kurumsal düzenlemelerin siyasi süreci ve iktidarın kullanımını doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediğini varsaymak yerinde olur. Evvela başkanlık sistemi ile parlamenter rejimler arasındaki kurumsal farklılıkları tayin ettikten sonra kendimize hangi sistemin demokrasinin oluşmasında, pekişmesinde ve sürdürülmesinde daha iyi olduğunu sorabiliriz.linz

Başkanlık sistemleri kaçınılmaz olarak sorunludur çünkü başkanlık sistemleri [seçimlerde] “kazanan her şeyi alır” [seçim bölgesindeki vekillerin tamamını] prensibiyle hareket ettiğinde siyasi kazananın olmadığı oyun olarak tanımlama eğilimindedir ve bu ilkenin bütün sorunlarını beraberinde getirir. Her ne kadar parlamenter rejimlerde seçimler mutlak çoğunluk yaratabilirse de ekseriyetle temsiliyet birçok parti arasında dağılır. İktidar paylaşımı ve koalisyon oluşumları yaygındır ve bu nedenle iktidardakiler küçük partilerin bile talep ve çıkarlarını gözetirler. Bu partiler iktidar paylaşımındaki beklentilerini korurlar. Aldığı oy oranı rakiplerine yakın bile olsa, başkanların bağımsız otorite ve şahsi popülaritesi başkana güç ve amaç aşılayacağı muhtemeldir. Bu varsayımlardan hareketle başkan, parlamenter sistemdeki geçici koalisyonun sözcüsü konumundaki başbakana nispetle kendine yöneltilen muhalefeti kabul edilemez bulacaktır.

Mutlak ve bağlayıcı çoğunluğun olmadığı parlamenter rejimler “toplumcu demokrasinin” daha sonra kurumsallaşacak olan elemanlarını barındırır. Başkanlık sistemleri de muhtemel ki yazılı olmayan anayasal ilkelerin neticesinde toplumcu demokrasiler için gerekli kurumların elemanlarını barındırabilir. Zor şartlar altında demokrasinin tekrar tesis edildiği Venezüella ve Kolombiya’da yazılı anayasalara göre başkanlık sistemini öngörse de büyük partilerin liderleri başkanlık sistemlerin kutuplaştırıcı atmosferini yumuşatmak adına toplumsal mutabakat sağlamaya yöneldiler.

Başkanın belirli bir dönem için seçilmesi kazananın olmadığı başkanlık seçimlerinde sorun teşkil etmektedir. Seçimin kazananı ve kaybedeni başkanın seçildiği süre için katı suretle tanımlanmıştır. Bu nedenle, ittifakların değişmesi, iktidarın tabanını genişletmesi ya da milli birlik koalisyonunun kurulması adına ümit vaat etmez. Aksine, kaybedenler iktidar erkine erişmek için en az dört ya da beş yıl beklemek zorundadır. Kaybedenin olmadığı başkanlık seçimlerinde risklerin yüksek olmasından ötürü tansiyon yükselir ve kutuplaşma artar.

Bununla birlikte, başkanlık seçimlerinin tartışmasız avantajı liderin siyasi kaygılara dayalı birtakım hesaplarla değil de bireylerin doğrudan tercihiyle belirli bir süre için seçme yetkisi vermesidir; fakat bu avantaj ancak tayin edici çoğunluk sağlandığı takdirde geçerlidir. Asgari çoğunluğun olmadığı ve çokça adayın yarıştığı tek türlü seçimlerde, kazanan ile adaylar arasındaki oy farkının az olması meşruiyet iddialarına gölge düşürebilir. Seçim kanunları seçimin kazananını tayin ederken barajı düşük tutabileceği gibi bazen en çok oyu alan seçilemeyebilir de. İki adayın yarıştığı sistemler en yaygın sistemler olsa da yukarıda bahsettiğimiz kutuplaşma da bu sistemlerde yaygındır. Çok partili ama iki adaylı sistemlerin neticesinde (gerek kapalı kapılar ardında ya da ikinci turda) geniş koalisyonlar kurulabilir ve aşırı partiler haddinden fazla güç kazanabilir. Eğer ciddi oy oranına da sahipse bu aşırı uçlardaki partiler, adayların oy oranlarının birbirine yakın olduğu seçimlerde belirli seçmen kitlesini temsil ettiklerini iddia edebilirler ve ona göre taleplerini seslendirebilirler. Aşırı uçlardaki partilere karşı merkezde güçlü bir lider çıkmazsa, başkanlık seçimleri toplumu daha bölüp kutuplaştırabilir.

Seçmen eğilimlerinin merkezden yana olduğu ve aşırı uçlardaki görüşlerin dışlandığı ve sağcı ve solcu adayların geniş toplumsal mutabakata dayandığı ülkelerde başkanlık yarışı büyük bir sorun teşkil etmemektedir. Ekseriyeti ılımlı seçmenlerden oluşan toplumlarda aşırı uçtaki partilerle anlaşma sağlayan liderler kendileri de aşırı görüneceği için seçimi kazanması muhtemel değildir Barry Goldwin ve George McGovern örneklerinde olduğu gibi[1]. Sosyal ve ekonomik problemlerle boğuşan, bir zamanlar kitlesel desteği olan ve aşırı partilerin nispeten güçlü olduğu şimdiki otoriter rejimlerde ABD modeli uygun değildir. Seçmenin yüzer-geçer olduğu kutuplaşmış toplumlarda hiçbir aday normal koşullarda ittifak yapmayacağı aşırı partileri göz ardı edemez.

İki turlu seçimler bu problemlerin bazılarını çözebilir, ilk tur aşırı partilerin gücünü göstermesi ve iki ana liderin kiminle ittifak yapacağını tayin etmesini sağlayabilir. Böylece seçmen ve adaylar için belirsizlik ortadan kalkmış olur ve seçmen ve adayların daha rasyonel kararlar vermesine yardımcı olur. Gerçekte, başkanlık sistemleri, parlamenter rejimlerdeki koalisyonlara benzer bir şey yaratabilir ama muhtemel kutuplaşmadan doğan riskler kalacağı gibi seçmen ve elitlerin istemediği aşırı uçları izole etmek zor olacaktır.

İspanya Örneği

Mevcut tartışmaya örnek olması bağlamında İspanya’da Francisco Franco’nun ölümünün ardından yapılan 1977’deki adil seçimi ele alalım. O yıl yapılan parlamento seçimlerinde geçici başbakan Adolfo Suarez seçimi kazanan taraf oldu. Suarez’in ılımlı partisi Union del Centro Democratico (ÜCD) oyların yüzde 34.9’unu alarak 350 sandalyeli parlamentoda 167 vekil çıkardı. Sosyalist Parti (PSOE) Felipe Gonzalez’in liderliğinde oyların yüzde 29,4’ünü alarak 118 sandalye kazandı ve ardından Komünist Parti (PCE) oyların yüzde 9,3’ü ile 20 sandalye ile ve Manuel Fraga liderliğinde sağcı Alianza Popular (AP) oyların yüzde 8,4’ü ile 16 sandalye ile temsil edildi.

Bu seçim sonuçları açıkça gösteriyor ki parlamento seçimleri değil de başkanlık seçimi olsaydı hiçbir parti çoğunluk elde edemeyecekti. Adaylar ilk turda seçimi kazanmak için ittifak yapmak zorunda kalacaklardı. Seçimden evvel seçim bölgelerinin tercihlerine dair hiçbir veri yoktu. Bu belirsiz ortamda koalisyon kurmak çok zor olurdu. Seçimi kazanması muhtemel adaylar ilk turda gereksiz koalisyon oluşturmak zorunda kalacaklardı.

Varsayalım ki demokratik Franco karşıtı muhalefet Felipe Gonzalez gibi bir tek aday arkasında (ki o dönemde bu kesin değildi) birleşmiş olsun ve yine varsayalım ki komünistlerin aldıkları oyla aynı oranda güçleri vardı, Felipe asla 1977 seçimlerinde özgür yarışamazdı. Kitleleri kazanma, popülist mantık seçim kampanyasını domine ederdi ve seçim bölgelerindeki kimlikler bastırılmış olurdu. Uçlardaki sol partiler bölgelerini koruyamazdı. Bu durum reformları savunan özellikle “reforma pactada” grubu gibi merkez sağ partiler için daha vahim olurdu. Her ne kadar geçiş dönemindeki popülaritesini korusa da Adolfo Suarez’in Sosyalist Parti’nin sağındaki partileri bir araya toplayabileceği kesin değildi. Bu noktada 1979’da UCD altında seçime girecek olan birçok Hristiyan Demokrat da Franco’ya muhalefet adına oluşturulan bu birlikteliği bozmaya hevesli değildi. Aksine Franco’nun devamı gibi görünen AP’nin desteğini almaya çalışmak Suarez için daha da zor olurdu. Kaldı ki AP de Komünist Parti’nin yasallaşmasına destek veren Suarez gibi birini desteklemezdi.

Daha sonra muhalefetin lideri olacak olan Fraga’nın sağın adayı olmama ihtimalini göz önüne alalım, Suarez, Franco rejiminin devamı olmadığını ispat etmek için hala çok ciddi çaba sarf etmek zorundaydı. Gerçekten de, UCD 1977 seçimleri kampanyasını Sosyalist Parti’ye karşı verdiği kampanya kadar sağda da AP’ye karşı olduğunu göstermek zorundaydı. AP’nin gücünün bilinmezliğinden ötürü Sosyalist Parti de seçimler boyunca AP’ye yüklenmek zorundaydı. Bunun neticesinde eski demokratlarla yeniler (pek çoğu UCD lider kadrosunda ve üst kademelerinde bulunan) arasında kutuplaşma az oldu. Kaçınılmaz olarak sağcı ve merkez sağcı adaylar kampanyalarını Komünistler ile Basque ve Katalan milliyetçilerine karşı yönelttiler. Buna karşılık, solcu ve merkez solcu adaylar rakiplerinin politikaları ile Franco’nun politikaları arasındaki devamlılığını, sağdaki Francocu kamp ile merkezci demokratların eksikliğini göstermeye çalıştılar.

Hiç kuşkusuz ki İspanya’daki 1977 seçimleri başkanlık seçimleri olsaydı parlamento seçimlerine göre çok daha kutuplaştırıcı olurdu. Eğer Suarez AP ve Fraga ile işbirliğini reddetseydi ya da Fraga, AP’nin iki partili sistemde birinci çıkacağına kendi abartılı beklentileri nedeniyle ittifak yapmayı reddetseydi solcu bir adayın kazanacağı kesindi. Parlamentoda çoğunluğu olmasa bile kitlesel desteğine dayanan bir başkan 1982 seçimlerindeki zaferinden sonra seçilen Felipe Gonazelez’ten daha radikal siyasi ve sosyal görüşleri üzerinden yeni bir anayasa oluşturmak için meşru görebilirdi. Şunu hatırlamakta yarar var ki Gonzalez İspanya’nın beş yıllık başarılı demokratik tecrübesi varken ve ancak solcu PSOE’nin seçimlerde mağlup olması, merkezdeki seçmene hitap eden seçim kampanyası ve parti kongresinden zaferle çıkması neticesinde inisiyatif aldı. Franco sonrası İspanya siyaseti parlamenter rejimin uzlaştırıcı etkisini kesinlikle hissetti. Parlamenter rejim olmasaydı demokrasinin pekişmesi ve kitlesel iktidara geçiş muhtemel ki çok zorlu olacaktı.

Bu noktada kendim de bir not eklemek istiyorum: Siyasi kutuplaşma genelde başkanlık seçimlerinde öne çıksa da başkanlık sistemlerinin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Eğer toplumun ekseriyeti siyasi yelpazenin merkezinde iş ve merkezdeki partilerin ağırlığı varsa hiçbir aday aşırı uçlardaki partilerle ittifak arayışına girmeyecektir. Aşırı uçlardaki adaylar seçime girse de bu sadece sözde kalacaktır. Önceden mevcut fikir birliği ve ılımlılık olduğu toplumlarda başkanlık sistemleri kutuplaştırıcı olmayabilir. Sorun şu ki demokrasiye geçmekte olan ve demokrasisi pekişmekte olan memleketlerde bu vaziyet nadiren görülmektedir. Kutuplaşmış ve aşırı uçlardaki partilerin olduğu çok partili sistemlerde bu durum kesinlikle söz konusu değildir.

Başkanlık Sistemlerinde Siyaset Tarzı

Bu ana kadar seçim sürecinin başkanlık sistemlerindeki etkisine değindik, seçimler sistemin bir ayağı olduğu gibi seçimin galibi de diğer ayağını teşkil eder. Seçimi kazandığında başkan, kampanya sürecinin yaralarını sarıp milli birliği tekrar sağlayabilir mi? Kendi koalisyonundaki aşırı güçleri katmadan seçimi kaybeden muhaliflerine yürütmede yetkiler vererek herkesin başkanı olamaz mı? Elbette bu tür politikalar mümkün, ama bu politikalar başkanın siyasi tarzına bağlı olduğu kadar kısmen muhalefet liderine de bağlı. Seçimden önce kimse yeni liderin uzlaşmacı manevralarından emin olamaz. Plebisiteryan seçim kampanyalarında bu durum bilhassa hiç belirli değildir. Yeni başkan siyasi jestlerini hesaplarken aşırı uçlardaki müttefiklerinin onu tamamen terk edip etmeyeceğini hesaplamak zorunda. Bir diğer ihtimalde ise muhalefet başkanın çağrılarına mukabele etmemeye karar verebilir böylece jestler ters tepebilir. Uzatılan zeytin dalını kabul etmemek safları sıklaştırıp toplumsal çatışmayı ve kutuplaşmayı artırabilir.

Başkanın siyasi tarzı başkanlık ofisinin duruşundan da kaynaklanır. Başkanlık ofisinin temel özelliği yalnızca gücünden değil aynı zamanda sınırlarından kaynaklanır bilhassa yasama ile olan ilişki ki özellikle yasamada muhalefet çoğunluktaysa. Hepsinden öte, dönem kısıtlaması başkanı baskılayan önemli bir unsurdur. Başkanlık makamı tabiatı itibariyle iki boyutludur ve bir anlamda da belirsizdir. Bir yanda başkan devletin başı ve bütün bireylerin temsilcisi iken diğer yandan da siyaseten belli bir görüşün temsilcisidir. Eğer başkan çok partili bir koalisyonun başı ise, koalisyon ortaklarından bir kısmını da temsil edebilir.

Başkanlık sistemlerinde başkan kendini zor durumda bulabilir. Bagehot’un tabiriyle “saygılı” (partiler üstü—deferential) sembolik rolü ve yürütmenin başı olması (İngiltere’de kraliyet ailesinin rolü ya da İtalya’da Sandro Pertini ve Batı Almanya’da Theodor Heus) ile partili olması ve bir partinin programını savunması ikilem yaratabilir. Eş zamanlı olarak hem partili hem de herkesin başkanı olmak kolay değildir örneğin bütün Şilililerin ve işçilerin başkanı olmak gibi. Hem birleştirici bir siyasi üsluba sahip olmak hem de futbol stadyumunda ateşli nutuklar atmak hiç kolay değildir. Birçok seçmen ve toplumun elitleri ikinci tavrı takınan başkanı birinci hususa ihanetle suçlayabilir ki başkan hem devletin başı hem de partiler üstü bir kimlikle olması gerekmez mi? Parlamenter rejim ya da anayasal monarşilere kıyasla başkanlık sisteminde başkanın rolü açıkça ifade edilmemiştir.

Muhtemel ki başkan ile seçmen arasındaki doğrudan ilişkinin en büyük sonucu başkanın herkesin temsilcisi olarak seçilen tek kişi olması ve bunun neticesinde de kendi seçmen kitlesini “herkes” gibi tanımlaması. Başkanın seçimle gelmesi muhalefeti daha da sinir bozucu hale getirmesine sebep olabilir. Kendi politikalarını ve programını milli iradenin isteği gibi tanımlayabilir ve muhalefeti bencil ve dar görüşlü ilan edebilir. Bu tanımlama belli bir popülizmi canlandırabilir ve güç kaynağı yaratabilir. Bununla birlikte başkanın yetkilerinin sınırlarının kabullenilmesini reddettirebilir ve basit çoğunluğa sahip olmak dahi belli bir programın yürütülmesi için meşruiyet kaynağı olabilir. Muhalefete yönelik soğuk tutum, saygısızlık ya da düşmanlık göz ardı edilemez.

Başkanın aksine başbakan genelde meclisin üyesidir ve mecliste kabineyle birlikte oturur. İngiltere’de Soru-Cevap oturumlarında olduğu gibi başbakan zaman zaman parti grubuyla eşit konumda bile olabilir. Özellikle koalisyon ya da azınlık hükümetlerinde ya da az bir farkla kurulan çoğunluk hükümetlerinde başbakan grubuyla ayrı düşmeyi göze alamaz. Başkanlık sistemlerinde ise başkan yürütmenin başı olarak devlet idaresinin bağımsız bir ayağını yönetir ve parlamentodaki üyeleriyle kendi şartlarında istediği gibi görüşür. Bilhassa görev dağılımının belirsiz olduğu başkanlık sistemlerinde muhalefet lideri yarı resmi bir görev üstlenebilir İngiltere’de olduğu gibi.

Başkanlık sistemlerinde başkanın üstünde başka bir yetkili olmaması ve haliyle sembolik de olsa hakem rolünü üstlenen kimsenin olmaması sistemi katılaştırır. Tarafsız birinin olması kriz anında hakem olarak ortamı yumuşatmasında muhalefet ile iktidarı barıştırmada etkili olabilir. Parlamenter rejimlerde örneğin meclis başkanı bir noktada uzlaştırıcı hatta zaman zaman başbakanı bile kısıtlayıcı bir rol üstlenebilir.

İkili Meşruiyet Problemi

Kurumsal durumunu gözetmek kaydıyla destekçilerinin abartılı beklentilerine karşılık başkanın odakta olması gayet anlaşılır bir durumdur. Bazı hallerde başkanın taraftarları bazen başkanın sahip olduğu yetkilerden daha fazlasına sahip olduğunu ya da olması gerektiğini düşünebilir hatta başkana engel olmak isteyenlere karşı harekete de geçebilirler. Başkan ile destekçileri arasındaki ilişki, muhaliflerde korku ve siyasi atmosferde gerginlik yaratabilir. Buna benzer şeyler askeri kökenli başkan için ya da savunma bakanının olmadığı durumlarda askeriye ile bağları sıkı bir başkan için de söylenebilir.

Parlamenter rejimlerde bakanlar başkanlık sistemlerindeki kabine üyelerine göre daha farklı konumlanmışlardır. Özellikle koalisyon ya da azınlık hükümetlerinde başbakanlar bakanlarla başkanlık sisteminde olduğundan daha eşit konumda olurlar. (Dikkat çekmek gerekirse Almanya’daki Kanzlerdemokratie sistemine benzer kurumsal yapılar yaygınlaşmaktadır. Bu sistemde başbakan kabinesini her bir bakanın tek tek güvenoyu alarak seçilmesine gerek görmeden atayabilir. Güçlü parti disiplini olan parlamenter rejimlerde bilhassa meclis çoğunluğunu da elinde bulunduran başbakan başkanlık rejimine benzer şekilde hareket edebilir. Özellikle televizyonun artan etkisiyle iktidarın kişileştirilmesi bakanların bağımsızlığını ve kabinenin kolektif sorumluluk bilincini azaltmıştır.)

Başkanlık sistemlerinde kabine üyeleri parlamenter rejimlerdeki meslektaşlarına göre daha bağımlıdır. Kabine üyeleri unvanlarını başkan istediği müddetçe korurlar ve azledildikleri takdirde toplum hayatından tamamen çıkarlar. Başbakanın kabine üyeleri ise onun yaratıkları değil esasında parlamentodaki meslektaşlarıdır. Kabineden ayrıldıklarında parlamentodaki koltuklarına geri dönüp başbakanı grup toplantılarında ya da özgürce dışarıda sorgulayabilir. Bununla birlikte başkan kabine üyelerine yönelik eleştirilere karşı kabinesi her an sorgulamaya açık başbakandan daha etkili bir kalkan görevi görebilir.

Başkanlık sistemlerinde ikili meşruiyet olduğunu görmek için yürütmeyle yasama arasındaki ilişkiye her sistemde bakmaya gerek yoktur. Hem yürütmenin hem de yasamanın milli iradeyi temsil ettiği ortamlara çıkması muhtemel çatışmayı önleyecek demokratik bir prensip yoktur. Tatbikatta bilhassa bölgesel eşitsizliklerin olduğu gelişen ülkelerde yasamanın kompozisyonu başkan ve destekçilerinden farklı olacaktır. Adaletsiz sandalye dağılımının olduğu ya da nüfus oranından bağımsız federal kurumların olduğu {senato gibi} bölgesel temsiliyet prensibi kırsala haddinden fazla temsiliyet sağlamaktadır. Bu durumlarda başkan yasama içindeki muhaliflerinin meşruiyetini sorgulamak için fırsat bulur. Hatta daha da ileriye giderek muhaliflerini dar oligark bir grubun temsilcisi olarak suçlayabilir. Bu durum bazen doğru olabilir bazen de yanlış. Bazı durumlarda aşiret reislerine, toprak ağalarına ya da klan şeflerine belli bir gruba ya da partiye oy vermek doğru olabilir de olmayabilir de. Vaziyet ne gerektirirse gerektirsin, şehirdeki elit kırsaldaki demokratik anlayışa şüpheyle yaklaşmaya meyledecektir. Bu durumlarda yasamadaki uyumsuzluktan rahatsız olan başkan destekçilerini, oligarklar aleyhine ve onların şahsi menfaatlerine karşı mobilize etmek suretiyle milli iradenin yegâne temsilcisi olduğunu iddia edebilir ve destekçilerine muhalefet aleyhinde gösteriler düzenletebilir. Bazı hallerde ise başkan gelenekçi ya da kırsal kesimi temsil edeceği için mevcut desteğini şehirli ve toplumun modern sınıflarına yöneltebilir.

Daha vahimi ise demokratik meşruiyetin kaynağını düzenleyen ilkelerin tanımlanmadığı hallerde, başkan ideolojik kalıpları kullanarak muhaliflerini engelleyebilir ve durumlarda kurumsal çekişme toplumda daha şiddetli çatışmalara ve patlamalara yol açabilir. Kurumsal tansiyon, barışçıl yollarla müzakere ile ya da hukuki yollarla düşürülebileceği gibi bazen kitleleri sokağa dökebilir.

İstikrar Meselesi

Başkanlık sisteminin en çok referans verilen özelliği yürütmenin istikrarlılığı. Bilhassa çok partili Batı demokrasilerinde olduğu gibi hükümet krizlerinin ve kabine değişimlerinin olduğu parlamenter rejimlerin aksine başkanlık sistemi istikrarı ortaya sürmektedir. Fransa’daki Üçüncü ve Dördüncü Cumhuriyet rejimleri ve günümüzde İtalya ve Portekiz örneklerinde görülen siyasi istikrarsızlık akademisyenler arasında, bilhassa Latin Amerika akademisyenleri arasında, parlamenter rejim aleyhinde başkanlık sistemi lehinde kanaat oluşturdu. Bu tür adil olmayan mukayeseler parlamenter rejimlerin özündeki istikrarı göz ardı etmektedir. Bazen görülen yüzeysel dalgalanmalar [değişimler] parlamenter rejimlerde görülen partilerin devamlılığını, koalisyonların sürekliliğini ve parti liderleri ya da bazen belli başlı bakanların kabine krizlerini aşmadaki rollerini göz ardı etmemize sebep olmaktadır. İlaveten, başkanlık sistemlerinin istikrarsızlığı hükümet istikrarı araştırmacıları tarafından hep göz ardı edilmiştir. Ayrıca parlamenter rejimlerdeki istikrarsızlık gibi görünen esasında krizlerin daha da derinleşmesini önlemektedir. Skandala adı karışmış, partisi ile veya koalisyon ile ittifakını kaybetmiş ve koltukta kalması krizi daha derinleştirecek bir başbakanın koltuğunu bırakması yolsuzluğa karışmış ya da toplumun çoğu tarafından benimsenmeyen bir başkanın koltuğunu bırakmasından daha kolaydır. Eğer partizan gerekçeler parlamentoda hükümet kurulmasını engellemiyorsa, parlamento kendi içinden bir başbakan çıkaracaktır. Bazı hallerde erken seçim ilan edilebilir ama bazen Weimar Cumhuriyeti’nde olduğu gibi bu da sorunun kendisini teşkil edebilir.

Parlamenter rejimlerde görülen hükümet krizleri ve kabine değişiklikleri elbette ki sabit bir dönem için seçilmiş başkanlık rejiminde görülmemektedir; fakat istikrar bağlamında atılan bu adımın maliyeti sistemin esnekliğini yitirmesidir. Değişen şartlara uyum sağlamak başkanlık sisteminin güçlü yanı değildir. Partisinin ya da seçmenlerin güvenini yitirmiş bir başkanı değiştirmek kolay değildir. Şayet kutuplaşma daha ileri boyutlara taşınıp şiddete ve gayri kanuni işlere sebep olmuşsa, inatçı başkan ofiste kalmaya devam edebilir. Ağır işleyen devlet mekanizmaları mevcut başkanı azledip yerine daha uzlaşmacı ve yetenekli biri seçene kadar çok geç olabilir. Bilhassa parlamenter rejimlerdeki güvensizlik oyuna kıyasla başkanın yasalara aykırı davrandığının tespiti çok belirsiz ve uzun bir süreçtir. Başkan güçlerini öyle bir kullanabilir ki muhalefet başkanın bertaraf edilmesi için döneminin bitmesini bekleyemeyebilir fakat bunun için yasalara aykırı davrandığının tespitinden ya da baskılara boyun eğip istifasından başka yol yoktur. Buna rağmen yasal olarak koltuğunu boşaltsa da başkanın destekçileri aldatılmışlık hissiyle hareket edip gösteriler düzenleyebilir ve krizi daha da derinleştirebilir. Sadece politik aktörlerle demokratik kurum ve kuruluşlara zarar vermeden en kötüsü askeri müdahale olmadan bu krizin nasıl çözüleceğini düşünebilmek çok zor. Bu çatışma parlamentonun kapalı kapılarının ardında kalamaz. Bu durumda normalde parlamenter rejimde hükümet krizi olan bir hadise başkanlık rejiminde sistem krizine dönüşmektedir.

Bu katı tutum başkan öldüğünde ya da salahiyetlerini yerine getiremez duruma geldiğinde de devam etmektedir. İkinci halde genelde başkanın vazife süresi sona erene kadar bu durum gizli tutulur. Başkanın ölümünde, istifasında ya da yasalara karşı geldiği hallerde anayasa otomatik ve anında başkanın yerine başkan yardımcısını tayin etmek suretiyle bu durumu çözer; fakat ABD’de çok başarılı olan başkan yardımcısının vazifeyi devralma meselesi başka ülkelerde aynı başarıyı gösterememiştir. ABD’de 1804’te 12. Madde’nin kabulünden önce olduğu gibi başkan yardımcısının başka partiden olmasına müsaade eden ülkelerde bu durum daha büyük tehlike arz etmektedir. Görevi bırakan ya da vefat eden başkan yerine geçen başkan yardımcısı farklı partilerden ise, eski başkanın destekçileri koltuğu devralan yeni başkan seçilmediği için demokratik meşruiyetten yoksunluk ile suçlayabilir.

Bugün elbette çok az sayıda anayasa 1800lerde ABD’deki Jefferson-Burr seçiminde olduğu gibi bu duruma izin vermektedir. Aksine, başkan ve başkan yardımcısının birlikte aday gösterilmesini dayatırken farklı partilere aynı anda oy verilmesini engellemektedir. Lakin bu tür düzenlemeler başkan yardımcısının aday gösterilmesi sürecine karışmamaktadır. Başkan yardımcısının oyların bölünmesini engellemek adına tercih edildiği ve bu sebeple başkanla arasında devamsızlık olduğu birçok örnek vardır. Başkanın zayıf bir başkan yardımcısı tayin ettiği hatta eşini bile başkan yardımcısı gösterdiği örnekler bilinmez değildir. Başkanlık sisteminde başkan yardımcısına da başkana siyasi aktörler ya da seçmen tarafından gösterilen iltifatın verildiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Başkan yardımcısının koltuğu devralması süreci göründüğü gibi hakikati yansıtmayabilir. Seçimlerin en yakın zamanda yenilenmesine kadar geçici bir hükümet kurulması ihtimali hep vardır; fakat başkanın değişmesini ve seçimlerin yenilenmesini gerektirecek kriz ortamının bile yeni başkanlık seçimi için fırsat yaratacağı şüphelidir.

Zaman Faktörü

Tanımı itibariyle demokrasi geçici hükümet biçimidir. Bu rejimde seçmenler hükümet edecekleri belirli aralıklar sorumlu tutup değiştirebilirler. İki seçim arasında belirli bir süre için seçilmiş olmak muhtemelen gücün yozlaşmasını engellemek için en büyük garantördür ve azınlıkta kalan için de son bir umuttur; fakat en büyük sorunu iktidarın vaatlerini kısıtlamasıdır. Eğer bu vaatler yerine getirilemezse bilhassa sosyal değişime yönelik olanları, çoğunluk kendini seçilmiş lideri kısıtlayan dönem sınırından ötürü aldatılmış hissedebilir. Diğer yandan da başkanın yetkilerinin tek kişide toplanması ve çok olması başkanın seçiminde dönem sınırlandırılmasının getirilmemesini tehlikeli kılar. Bu tür düzenlemeler bazen sinir bozucu olabilir özellikle başkan hırslı biriyse bu düzenlemeleri istikrar gerekçesiyle değiştirme çabaları çokça zaman çekici gelmiştir.

Başkan aşırı hırslı biri olmasa dahi, sınırlı bir dönem için seçilmiş olmanın ve bu süre içinde yapabileceklerinin bilinci onun siyasi tarzını etkileyecektir. Politikalar arasındaki devamsızlık endişesi ve selefinin karakteristik özellikleri Albert Hirschman’ın tabiriyle “ neticeye ulaşma dileği”ni [the wish of voulair conclure] tetikler. Bu abartılmış aciliyet hissi başkanı yanlış politika inisiyatifi almaya ve aceleci bir şekilde uygulamaya ve her türlü muhalefeti bastırmaya suçlamaya itebilir. Kendi Brezilya’sını {ütopyasını-yazar burada Latin Amerika uygulamasına referans vermektedir} , devletleştirmek ya da toprak reform hayallerini süresi dolmadan gerçekleştirmek adına bütçe harcamalarını bilinçsizce yapabilir ya da ülkeyi kutuplaştırmak pahasına politikalarını sürdürebilir. Partisinin ya da koalisyonunun bir sonraki seçimi kazanacağını düşünen bir başbakan nispeten bu baskıları kendinde hissetmeyebilir. Başbakanlar, diktatörlük korkusu vuku bulmadan birçok seferde hükümette kalmışlardır ve kabine değişiklikleri de anayasal sınırlar içerisinde çokça gözlemlenmiştir.

Belli bir dönem için ve belirli sayıda sefer için seçilmek başkanlık sistemlerinin en önemli anayasal kurumlarıdır; fakat mesele şu ki siyasi sistemi her dört yıl ya da o dönem içinde yetenekli ve toplum tarafından benimsenecek lider çıkarmaya zorlamaktadır ve ne olursa olsun başkanın siyasi kariyeri siyaset sonrası dönemde geçerli olmayacaktır.

Bütün siyasi liderler, ikinci adamın birinci olmaya yönelik hırsları ve entrikalarından ötürü endişe duymak zorundadırlar. Belirli bir dönem için belirli kez seçilmiş olmak bu durumu birinci adam aleyhinde daha da ciddileştirmektedir. Bir de bu duruma devamlılık hissiyatını eklediğimizde, başkanın her dediğine evet diyecek birinin başkan yardımcısı olarak tayin edileceğini görmek çok zor değildir.

Bu kaçınılmaz liderlik değişimi eski başkan ile şimdiki arasında kendine mahsus bir tansiyon yaratır. Yeni başkan kendi bağımsızlığını hissettirmek ve eski başkandan ayrışmak isteyebilir her ne kadar ikisi de aynı partiden olsa bile. Eski başkan geçmişten gelen sıfatlarının ve yetkilerinin verdiği hissiyatla yeni başkan başarısız olsa dahi liderlikten tamamen vazgeçmek istemeyecektir. Partiler ve koalisyonlar sırf bu yüzden açıkça dağılmaktadır. Hatta siyasi entrikalar hala devam edebilmektedir. Eski başkan, kapı arkasında bir sonraki liderlik değişimini etkilemeye çalışabilir ve mevcut başkanın politikalarını ve parti içi liderliğini kesmeye uğraşabilir.

Elbette ki benzer problemler parlamenter rejimlerde de liderler koltuklarını kaybettiğinde ve hala dönmek istediklerinde görülebilir; fakat parlamenter rejimler bu zorlukları kolayca yumuşatabilir. Parti birliğinin korunması gerekliliği, parti içindeki saygın kişilerin varlığı ve yeni başbakanın eski başbakana yardım etme bilinci parti içinde uyumu teşvik etmektedir. Aynı partinin liderleri birbirinin alternatifi olarak başbakan olabilirler; çünkü her bir aktör birbiriyle mücadele etmenin maliyetli olacağı bilinciyle hareket edip gücü paylaşırlar. Benzer mantık koalisyonlar ve birbiriyle yarışan partiler için de geçerlidir.

Başkanlık sistemleri ile ilişkilendirilen dönem kısıtlamaları ve başkanlık seçimlerinin kazananın olmadığı karakteristik yapısı, liderlik yarışını parlamenter rejimlere göre daha bölücü ve dramatik kılmaktadır. Parlamenter rejimlerdeki siyasi ittifaklar iki seçim arasında meclis koridorlarında yürütülürken başkanlık sistemlerinde bu durum koalisyon oluşturmak adına toplum önünde cereyan eder. Başkanlık sistemlerinde zamanlama siyasetin en önemli boyutlarından biri haline gelir. Siyasetin hızı parlamenter anayasalara kıyasla başkanlık anayasalarında çok daha farklıdır. Başkanlık seçimi esnasında ittifaklar toplum önünde ve katı olarak yapılması gerekir böylece seçmen kendini aldatılmış hissetmesin. Ne kadar gerekli olursa olsun tavizler prensipsizlik, fırsatçılık ve ideolojik olarak saçma gelebileceği için seçmeni ikna etmek daha zordur. Başkanlık rejiminde toplumsal uzlaşı kurmak, ittifak değişiklikleri ve verilen tavizleri savunmak daha zordur.

Başkanlık rejimlerinde toplumsal uzlaşı, müzakere ve iktidar paylaşımı yöntemleri Kolombiya, Venezüella ve şimdilerde Brezilya’da demokrasiye geçiş aşamasında önemli roller oynadı; fakat bu yöntemler de ne kadar gerekli olursa olsun görünen o ki bu ülkelerde demokratikleşmeden ziyade seçmen tercihlerini kısıtlayıcı oldu. Demokrasinin tekrar ihdas edilmesi şüphesiz toplumsal stratejilerin ve kucaklayıcı koalisyonların kurulmasını gerektirmektedir; fakat başkanlık sistemi bu koalisyonlar arasındaki geçirgenliği ortadan kaldırmakta ve resmileştirmektedir. Bu toplumsal koalisyonlar belirli bir dönem için kurulmuştur ve gözden geçirilmesi ya da tekrar müzakere edilmesi için yeterli zaman yoktur. Kolombiya örneğinde de görüldüğü gibi bu durum seçmenin tercihlerini kısıtlamaktadır. İspanya örneğinde olduğu gibi uzlaşmacı parlamenter demokrasilerde uzlaşmacı anlaşmalar seçimlerden sonra yani millet sözünü söyledikten sonra gerçekleşmektedir.

Parlamenter Rejimler ve Siyasi İstikrar

Yukarıda yaptığımız analiz hiçbir başkanlık rejiminin istikrarlı demokrasi çıkarmayacağı anlamına gelmez. Aksine dünyanın en istikrarlı demokrasisi olan Amerika Birleşik Devletleri başkanlık rejimiyle yürütülmektedir; fakat deneysel olarak bakıldığında diğer toplumlarda başkanlık sisteminin demokrasiye geçişte faydalı olacağını düşünmek zor. Her ne kadar parlamenter rejimler demokrasinin yerleşmesinde daha esnek ve uygulanabilir kurumlar öne sürse de bu demek değildir ki her parlamenter rejim işe yarar. Analizi tamamlamak için hangi tür parlamenter anayasa ve kurumlarının en iyi tercih olduğunu enikonu araştırmak gerekir. Başbakanlık makamının güçlü parti disiplini ile birlikte yetki ve salahiyetleri birisidir. Bunlardan biri de güç ile sorumluluğu birleştiren ve sonucunda güçlü, disiplinli siyasi partiler gerektiren başbakanlık makamıdır. Yerimiz olmadığı için burada tartışamadığımız bu özellikler sorumlu karar verme ve istikrarlı hükümet kurulmasını destekleyeceği gibi samimi, kutuplaşmanın olmadığı partiler arası rekabeti de teşvik edecektir. İlaveten de her ülkenin kendine mahsus federalizm geleneği, etnik ve kültürel yapısı gibi birtakım karakteristik özelliklerini de göz önünde bulundurmak gerekir. Son olarak, söylemeden geçemeyeceğim ama analizimiz sadece ihtimalleri ve eğilimleri göstermektedir, deterministik değildir. Hiç kimse parlamenter rejimlerin yıkılmayacağını ya da krize girmeyeceğini söyleyemez.

Son verirken, bütün rejimler ne kadar bilgece tasarlanmış olurlarsa olsunlar, toplum ve toplumu oluşturan grupların, kurumların nezdinde rejime olan desteğin korunmasına bağlıdırlar. Rejimlerin devamlılığı, toplum nezdinde iktidarın hukuki ve demokratik yöntemlerle değişmesine olan toplumsal mutabakata dayanır. Ayrıca, liderlerinin hükümet etme kabiliyetlerine, güven duygusunu yaratmasına, hükümet ederken güçlerinin sınırlarının farkındalığına ve belli bir mertebede mutabakat sağlamalarına da dayanırlar. Siyasi liderlerin güçlü şahsiyetlerine ziyadesinden fazla iltifat eden rejimlerde risk çok fazladır ve bunun benzeri hallerde başkanlık koltuğunu dolduracak şahsı bulmak bazen mümkün olmayabilir. Hiçbir başkanlık rejimi Washington yönetimini, Juarez ya da Lincoln gibi liderleri garanti edemeyeceği gibi hiçbir parlamenter rejim de Adenauer ya da Churchill gibi liderler vaat edemez. Bu belirsizlikleri göz önünde bulundurarak bu makalenin amacı alternatif demokratik kurumların istikrarlı demokrasiler ihdas etmekteki rolü üzerine mevcut tartışmaya katkı sağlamaktır.

[1] Ç.N.: İsmi geçen şahıslar ABD’li senatörlerdir.

[Bu makale Juan J. Linz tarafindan 1994 yilinda Journal of Democracy, dergisinde ingilizce olarak yayinlanmistir. Turkce’ye ilkkez Faruk Pinar tarafindan cevirilen makale’nin ozet niteliginde ilk yayinlandigi yer Liber Dergisi’nin 3.sayisidir.]

Yazar/Çevirmen Hakkında

Faruk Pinar

1 Yorum

Takip

Son Yazılar

Son Yorumlar

Kategoriler

Arşivler