İktisatçılar Devri Geçmiş Fikirleri Neden Bırakamıyorlar? – Jeff Madrick

Serbest piyasa gerçekle çelişiyor olabilir ancak zenginlerin ve güçlülerin ihtiyaçlarına tam olarak uyuyor.

[Çeviren – Burak Sezgin]

Serbest piyasa iktisadının pratikteki başarısızlığına rağmen, birçok ana damar iktisatçı ekonominin nasıl çalıştığına dair basit fikirleri benimsemeye devam ediyor. Bu fikirlerin çoğu kanıta dayalı olmaktan çok ideolojik kökenli olarak karşımıza çıkıyor. Bu fikirler ve buradan beslenen politikalar 2008 finansal krizi ve Büyük Resesyon’dan direkt olarak sorumlu. Ayrıca ülkenin 1970’lerden beri zayıf olan performansının ve artan eşitsizliğin de ana sebebi. Ve Amerika’nın ekonomik sağlığını tehdit etmeye devam ediyor.

nobel_prize
Nobel ödülü

İktisat mesleğinin ana damarı aşırı basitleştirilmiş serbest piyasa fikirlerine oldukça prim vermekte. Ancak temel politika seçimlerine gelindiğinde, piyasaların etkin olduğu iddiası daha ileri analizlerin gerektiği fikrine baskın geliyor. Dolayısıyla, çoğu ana damar ekonomist daha çok düzenleme olması gerekirken daha azını, daha çok kamu harcaması yapılması gerekirken kamu harcamalarının azaltılmasını ve işçiyi koruyan bir sistem olmaksızın (sonucu eşitlik veya verimlilik getirmemesine rağmen) piyasanın ücretleri belirlemesini destekliyor. İktisatçılar arasındaki uzlaşmaya göre artan eşitsizliğin sebebi yapısal dezavantajlara devletin yeterli bir cevap verememesine değil, işgücünün yeteneklerindeki eksikliklere bağlanıyor.

Elbette, bu görüşlere muhalif olan iktisatçılar da var. Birkaç tanesi Nobel ödülü bile kazandı. Ancak serbest pazar fikirleri akademide baskınlığını koruyor.

Standart ekonomik düşüncenin merkezindeki neoklasik fikirler bir zamanlar çığır açıcı birer entelektüel gelişmeydi. Bu fikirler eğer zamana uyarlanır, kısıtlılıklarının farkında olunur ve başka iktisadî düşünceler ile desteklenirlerse hala faydalı olabilirler. Ancak iktisat mesleği kilit fikirlerini zamanının muhafazakâr siyasi tutumunu yansıtacak (ve destekleyecek) şekilde sözde bilimsel temel kurallar haline getirdi. Bu fikirler, teknik terimlerin altında saklanmış bir şekilde, ekonomide devletin yerinin azaltılması fikrini desteklemek için birer gerekçe olarak kullanılmaya başlandı.

Serbest pazar iktisadının ana önermeleri aşağıdakilerle özetlenebilir:

Görünmez El: Adam Smith’in görünmez el fikri ile şunu söylüyor: Alıcılar ve satıcılar devlet müdahalesi olmadan ve sadece kendi çıkarlarını gözetleyerek malların en uygun bir şekilde ve “en doğru” fiyatta –sanki görünmez bir el yapıyormuş gibi- dağıtımına ulaşacaktır.

Kaynak: www.econlife.com
Kaynak: www.econlife.com

Ana damar iktisatçıları çoğu zaman görünmez el fikrine gerçek anlamıyla inanmadıklarını söylüyorlar. Serbest pazarın en uygun çıktıyı elde edebilmesi için birçok varsayımda bulunmak gerektiğini kabul ediyorlar. Bu varsayımlar bilgiye ve ürün fiyatlarına şeffaf ulaşım, oligopolcü şirketlerin elinden fiyatları belirleme veya dağıtımı kontrol etme gibi haksız yetkilerin alınması ve kendi menfaatlerine çalışan ziyadesiyle rasyonel alıcı ve satıcılar vs. gibi maddeleri içeriyor.

Ama ekonominin ana damarı için görünmez el, bu varsayımlar geçerli olsun olmasın norm haline gelmiş durumda. Mesela neden birçok iktisatçı asgari ücrette artışa karşı çıkıyor? Son 10-15 yıldaki deneysel çalışmalar, birçok bölgede asgari ücrette zamların sonucunda oluşan iş kaybının önemsenmeyecek büyüklükte olduğunu ve aslında satın alma gücündeki artışın getirdiği ekstra talep sayesinde istihdam artışı ile sonuçlanmış olabileceğini ileri sürüyor. Görünüşe bakılırsa, gerçek dünyada asgari ücretteki artış görünmez ele göre hareket etmiyor, iktisatçıların iddia ettiğinin aksine.

Herkes Hak Ettiğini Alır: Eğer işgücü piyasaları Adam Smith’in prensiplerine göre çalışıyor olsaydı, eşitsizliği piyasa başarısızlığı olarak değil; etkin piyasa mekanizması olarak açıklayabilirdiniz. Bazı ekonomistler eşitsiz ücretlerin toplumsal bedeli hakkında endişeliler. Fakat çoğu iktisatçı eşitsizlikteki artışı ekonominin teknolojik gelişiminin bir göstergesi olarak görüyor. Ücretlendirmede eşitsizliği, yetenekler ve eğitimde eşitsizliğin açıkladığını söyleyen görüş bir görünmez el görüşüdür. Eğer eğitimli insanlar daha kalifiye ise, piyasanın normal olarak onlara daha yüksek ödemesi gerekir. Bu önerme, ana damar iktisatçılarının işgücü piyasası kurumlarındaki güç kaymalarının rolünü ve eğitimin gün geçtikçe artan bir şekilde yetenek kazanımından çok sert sınıf çizgilerini (yani ebeveynlerinizin kim olduğunu) yansıttığı gerçeğini görmezden gelmelerine neden oluyor. Fırsatların azaldığı bir ortamda, iş bulmak için öğrenilmiş yetenekleriniz değil, kimi tanıdığınız ve toplumsal yetenekleriniz ön plana çıkıyor. İşte bütün bunlara görünmez el uzanamıyor.

Elbette eğitime yatırım çok önemli. Ancak fırsat eşitsizliklerinin doğumla, belki de daha önce başladığını kabul etmek ve bunu telafi edecek politikalar geliştirmek daha da önemli. İşgücü piyasaları bu dezavantajları telafi edemiyor; hatta artırıyor.

225px-Jean-baptiste_Say
Jean-Baptiste Say

Say Yasası ve Kemer Sıkma Politikaları: Say Kanunu görünmez elin yakın bir akrabası ve 19. yy iktisatçısı Jean-Baptiste Say’in hatırası. Say Kanunu, kısaca anlatmak gerekirse, arzın kendi talebini artırdığını iddia ediyor. Yani üretirsen, ürettiklerini insanlar satın alacaktır. John Maynard Keynes klasikleşmiş Genel Teori kitabını bu fikri çürütmeye ayırdı. Say Kanunu, Smith’in ‘devlet aradan çekildiği sürece ekonomiler kendi kendini düzenler’ fikrinin bir takipçisi.

Bu önermeyle alakalı olarak başka bir muhasebe özdeşliği var: Tasarruflar yatırımlara eşittir. Bu eskiden geçerliydi; ancak günümüzde de çoğunluk tasarruf artışının daha fazla yatırım sağlayacağını düşünüyor. Daha çok tasarruf ile yatırımın fiyatı (faiz oranı) düşecek, görünmez el sayesinde de işletmeler daha çok yatırım yapacaklar. O iş öyle değil, diyor Keynes. Eğer tasarruftaki artış satın almaların yerine olursa, yatırımlar düşebilir; özellikle de zayıf ekonomilerde.

Yine bazı iktisatçılar denemeden Say Kanunu’na inanamayacaklarını söylüyorlar. Tasarruflar için azalan getiri olduğundan, daha fazla tasarruftan elde edilen fayda gitgide azalır. Adam Smith’inki gibi bir kendi kendini düzenleyen ekonomide faiz oranı düştükçe insanlar tasarrufları azaltır. Fakat durgunluk durumunda endişeli insanlar piyasadan gelen bu sinyalleri görmezden gelirler. Tasarruflarını artırırlar; çünkü yakında işlerini kaybedebileceklerinden endişe ederler. Kişisel davranışlar toplu bir verime ulaştırmaz.

Fakat literatürü okuyun; sadece birkaç iktisatçı bu görüşü kabul etmektedir. Daha fazla tasarruf her zaman iyidir. Kemer sıkma ekonomisinin altında bu düşünce yatmaktadır. Devlet açıkları milli tasarrufları azaltır, yani vergi artışları ve uzun durgunluk dönemlerinde sosyal harcama kesintileri pahasına olsa bile bu açıklar minimize edilmeli. Demokrat iktisatçılar, şimdilerde unutulmuş olsa da, 1980’lerde Cumhuriyetçi Ronald Reagan zamanında, sesli bir şekilde açıkların azaltılması istemişlerdi. Clinton’ın iktisatçıları Say Kanunu’na benzeyen bir argümanı bütçe fazlalarını -kamu yatırımları yerine- milli borcun azaltılmasına yönlendirmek için kullanmıştı. Obama’nın danışmanları 2010’da ekonominin kendini toparlamasına daha çok varken açıkların kapatılmasını istemişlerdi. Elbette iktisatçıların tamamı buna inanmıyor. Ayrıca Keynesyenlerin de açıkların kapatılmasını önerdikleri zamanlar oldu (mesela tam istihdam durumunda). Fakat açık kapamanın tam bir tedavi olduğu ile ilgili basite indirgenmiş fikirler, iktisatçılar tarafından tartışmaya bile açılmıyor.

Finansal Piyasalar Etkindir: Görünmez elin en çok sömürüldüğü durumlardan biri de etkin piyasalar teorisi oldu. University of Chicago’dan Eugene Fama gibi iktisatçılara göre, hisse senedi ve tahvil piyasaları ile diğer finansal enstrümanlar öyle rasyonel ki; temsil ettikleri şirketin gelecek değerini doğru bir şekilde yansıtıyor. Böyle rasyonel bir piyasada sürekli bir balon olma ihtimali olmamalı. Ayrıca bir CEO’nun alacağı ücreti hisse senedi fiyatına bağlayıp daha iyi yönetim elde edebilirsiniz.

rational_expectations
Kaynak: ipe.org.pe

Rasyonel finansal piyasalar minimum düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Fakat 1970’lerde başlayan ve Reagan ile Clinton tarafından desteklenen finansal deregülasyon, subprime balonunda ve 2008 çöküşünde ana sorumlu idi. Çoğu iktisatçı şimdi hatasını anladı. Yale’den Robert Shiller on yıllardır balonların var olduğunu iddia ediyordu. Fakat iktisatçılar balonların varlığına dair sunulan kanıtları dikkate aldı mı? Dodd-Frank yasasının yavaş yavaş kaybolması ile birlikte ana damar iktisatçılarda finans sektörünün daha etkin bir şekilde denetlenmesine dair hiçbir girişim bulunmamakta.

Federal-Reserve-Seal-logo
Kaynak: www.infowars.com

Enflasyon Hedeflemesi ve Fiyat İstikrarı Kutsaldır: Eski FED Başkanı Ben Bernanke, devlet politikası olarak düşük enflasyon oranı hedeflemesinin en büyük destekçisi olan teorisyendi. Düşük ve tahmin edilebilir enflasyonun gelecekle ilgili belirsizlikleri kaldırdığı ve dolayısıyla görünmez elin yapacaklarına yol verdiği iddiası var idi. Piyasa etkinliği refahı getirecekti.

2008 çöküşüne kadar olan zamanda, ana damar iktisatçılar enflasyon hedeflemesinin en önemli kabul edilebilir müdahale olduğunu ve serbest piyasanın gerisini halledeceğini iddia ediyorlardı. Hatta kendilerine “Büyük Moderasyon” adını verdikleri bir yeni başarı göstergesi yarattılar.  1980’lerin başlarından 2007’ye kadar, ABD’de GSYİH önceki on yıllara göre daha az dalgalandı. Bu istikrar da iktisatçıların sonunda ne yaptıklarını bildiklerine dair bir kanıt olarak kabul edildi.

Ama bir de bu “ideal” yıllarda başka neler olduğuna bakalım. Gelir eşitsizliği 1920’lerdeki seviyesine yükseldi; tüketicilerin hayat standartlarını borçlanarak koruması dolayısıyla borçluluk uçtu; erkek çalışanların ücretleri çarpıcı bir şekilde düştü. En düşük %90’lık kesimin medyan geliri 1960’lar seviyesine indi, kamu yatırımları trajik bir şekilde önemsenmedi ve ardı ardına finansal krizler oldu (1982, 1987, 1990, 1994, 1997, 1998, 2000 ve son olarak 2008’de).

Üstüne üstlük, ortalama büyüme daha önceki on yıllara göre yavaşladı. Eğer düşük büyüme istikrar için ödenmesi gereken bedel ise, ekonomi alanına ne ihtiyaç var? Eğer şartlar piyasa çakılması için yaratıldıysa, enflasyon hedeflemesi politikanın özeti olamaz.

Daha Çok Sınır Aşırı Ticaret Her Zaman İyidir: 1990’larda Batılı ülkeler Washington Konsensüsü olarak bilinen bir politika seti geliştirdi. Washington Konsensüsü sadece dünya çapında serbest ticareti değil, sermayenin serbest dolaşımını da destekliyordu. Tam anlamıyla tipik bir görünmez el argümanı idi. Her yere uyar politikalar, gelişmişlik seviyesi, eğitim seviyesi veya kültür ayrımı yapılmadan her yerde uygulanmalıydı.

Fakat Washington Konsensüsü 1997 Asya finansal krizinde ağır bir başarısızlığa uğradı. Serbest pazar anlaşmalarının iktisatçıların iddia ettiği gibi istihdam yaratmadığına dair büyük şüpheler vardı. Ayrıca serbest pazar reformlarının küresel yoksulluğu azalttığına dair yaygın iddia inkar edilemez bir gerçek üzerine kuruluydu: Azalmanın büyük çoğunluğu Washington Konsensüsü’nü uygulamayan iki ülkede, Çin ve Hindistan’da gerçekleşmişti.

K2a1
Kaynak: tyglobalist.org

Yine de çoğu iktisatçı basit serbest pazar anlaşmalarını koyu bir şekilde desteklemeye devam etmişti. Bu anlaşmalar çoğunlukla ya zengin ülkelerin ya da fakir ülkelerdeki elitlerin işine yarıyordu. ABD hükümeti ve kurumsal ortaklarının organize ettiği yeni 12 ülkelik Trans-Pasifik Ortaklık teklifinin ne içerdiğini bile bilmiyoruz. Bu gizlilik, görünüşe bakılırsa muhtemel tartışmaları azaltmak için gerekli. Tabi zengin ülkelerdeki büyük şirketlerin fikrî mülkiyetlerinin büyük ihtimalle korunacağını biliyoruz. Ve “ticaret” normlarının yerel düzenlemeleri azaltmak için kullanılacağını da. Ayrıca zengin veya fakir ülkelerdeki işçilerin benzer şekilde korunacağı konusunda da şüpheler var.

Ticaret hakkında birkaç “görünmez olmayan el” dersi almalıyız. Birincisi; ülkelerin kendi endüstri ve kurumlarını kurmak için alana ihtiyaçları var. Bu ticaret anlaşmalarını ihlal eden bazı teşvik ve destekleri kullanmalarını gerektirebilir. İkincisi de serbest pazar yavaş yavaş uygulanmalı; şok terapisi şeklinde değil. Üçüncüsü de serbest pazarda kaybedenler olacağını kabul edip bunun için sosyal koruma önlemleri ona göre genişletilmeli.

Piyasalar Her Zaman Devletten Daha İyi Çalışır: Ana damar ekonominin güçlü bir devlet teorisi yok, pazar başarısızlıklarının düzelticisi olmak dışında (bunun da nadir olacağı varsayılır). Bunu negatif bir teori olarak tanımlayabiliriz. FED ekonomiyi çöküşten kurtarmak için müdahale edebilir. Veya anti-tröst otoriteleri piyasaların rekabetçi olması için çalışabilir (ki bugünlerde pek yapmadıkları bir şey). Devletlerin piyasanın sağlayamadığı sosyal ürün boşluğunu doldurma görevi de var; mesela otoyollar, okullar, temiz hava ve su gibi. Fakat serbest piyasa ekonomisinde bahsettiğimiz piyasa başarısızlıklarının tanımlanması zor bir iş. Ana teoriden uzaklaşmak gerektiği için ana damar iktisatçıları rahatsız ediyor. Ülkenin, sosyal politikaların ve kamu yatırımlarının ne kadar değerli olduğunu ve çok daha fazlasına ihtiyaç duyduğunu gösteren bir pozitif devlet teorisine ihtiyacı var.

İktisat tarihini basite indirgemek görünmez el püritenlerinin hoşuna gidiyor. Mesela 19. yy Amerika’sının laissez-faire’in görünmez eli ile yaşaması gibi. Bu düpedüz yanlış. Taşıma, eğitim, sağlık ve ücretlerin korunması hep devletin işiydi. Kötü ana damar düşüncenin baskınlığı, kamu yatırımlarına direnmesiyle gelecekteki refahın oluşturulmasını engellediği için özellikle zararlı.

O zaman ana damar iktisatçıların ideolojik prensiplerine bu kadar sıkı sıkıya bağlı kalmalarının sebebi ne? Bunun üç ana açıklaması var: Sahte bilim, kariyercilik ve siyasi kabullenilme.

2047959
Kaynak: www.willardstem.org

Sahte Bilim: Görünmez elin kabulü sadece bir piyasa için değil tüm ekonomi için gerçeğin bir yakınsaması olarak alınıyor. Bu, “genel denge” olarak bilinmekte. Bu varsayımın neredeyse bir bilimsel gerçek olarak alınması ile iktisatçılar karmaşık modeller inşa edebiliyorlar. Bazı iktisatçılar (ki bunun içinde soldakiler de var) görünmez elin sürtünmesiz ortamda ağır ve hafif cisimlerin aynı ivme ile düşmesini gösteren Galileo’nun düşen cisimler kanunu gibi olduğunu iddia ediyorlar.

Fakat görünmez el, Seven Bad Ideas kitabımda incelediğim gibi, böyle kanıtlanabilir bir fiziksel olay ile hiçbir şekilde karşılaştırılamaz. Bu karşılaştırmanın iktisatçılara sağladığı otorite gayet yanlış; çünkü görünmez elin iddia edildiği gibi en iyi sonucu verememesine neden olan çok fazla sayıda ölçülemez etken var. Biz daha arz ve talep eğrilerinin buluştuğu büyülü fiyata nasıl ulaşıldığını bile bilmiyoruz. Genel dengenin varlığını ortaya atan ilk teoricilerden Leon Walras fiyatın hayali bir müzayede süreci sonunda bulunduğunu iddia eder. Ancak; böyle bir genel dengenin var olduğuna dair ciddi bir kanıt yok.

Ancak bu varsayımlardan yola çıkılınca, ekonominin hemen hemen her zaman kendi kendini düzenlemesi veya siyasi olarak muhafazakâr devlet müdahalesinin hemen hemen her zaman kötü olduğu varsayımı belitsel hale geliyor. Bunun en uç halini de rasyonel beklentiler teorisinde görüyoruz. Bu teoriye göre devlet desteği hemen hemen her zaman ya gereksiz ya da zararlı. Bu varsayımlar üzerine karmaşık matematiksel modeller inşa edilebilir. Bu da ilgiyi gerçek hayattaki iş, yatırım ve ücretlerden uzaklaştırıp, iktisatçıların okumuş birer iktisat tarihi ve gerçek hayat cahili haline gelmelerine yardımcı olur. Rasyonel beklentiler teorisinin mucidi Robert Lucas’ın söylediği gibi: “Ekonomik teori bir matematiksel analizdir. Geri kalan her şey sadece resimler ve konuşmadır.” Sahte-bilimsel prensipler kirli bir dünyadan temiz bir teori ortaya çıkarıyor.

Kariyercilik: Ana damar ekonominin çekim kuvvetini korumasının bir sebebi de kariyer ilerlemesi açısından güvenli bir yol sağlamasıdır. Matematiksel metodolojiler değerlendirilebilir. Bunlar çoğu zaman karmaşık ve bazen zekicedir; fakat gerçek hayata uymayabilecek temeller üzerine inşa edilmiş olabilirler. Ekonomik araştırmaların sonucunda çıkan sonuçlardaki çelişkiler görmezden gelinirler, çünkü değerlendirme yöntemler üzerinden olmaktadır, sonuçlar değil. Buna bilim demek epey zor görünüyor.

Mesela, Harvard’dan Alberto Alesina ve ortak yazarları uzun zamandır kemer sıkma ekonomisinin ekonomik büyüme yaratacağını iddia ettiler. Olivier Blanchard’ın önderlik ettiği IMF iktisatçıları yakınlarda bunun doğru olmadığını ikna edici bir biçimde gösterdiler. Ancak Alesina’nın kariyeri gelişmeye devam ediyor. Keynes’in yazdığı gibi, itibar için sistem içinde başarısız olmak, sistem dışında başarısız olmaya göre daha evla. Daha önce bahsettiğim üzere University of Chicago’dan Eugene Fama marketlerin fazlaca rasyonel olduğunu iddia etmesi dolayısıyla spekülatif balonlar hakkında hala şüphe duymakta. Ama saygınlığından bir şey kaybetmiş değil. Robert Shiller açık bir şekilde böyle irrasyonel balonlar olduğunu ileri sürüyor. Ve bu iki iktisatçı birlikte 2013 Nobel Ödülü’nü kazandılar. Bu bilim olabilir mi?

Hyman Minsky’nin model kurma metodolojisinin olmayışı, onun itibarının baskılanması ile sonuçlandı. Ancak bugünlerde spekülatif balonların kaçınılmazlığı ve zararlarını tahmin etmesi dolayısıyla en çok atıf alan iktisatçılar arasında. O teknik bir iktisatçı olmaktan çok bir tarihçi ve psikologdu ve ancak şimdilerde ana damar iktisatçılar onu kale almaya başladılar. Bu kim bilir ne kadar sürecek? Benzer bir şekilde John Kenneth Galbraith’in vergi kesintileri yerine kamu yatırımlarını savunması, modern metodolojilerden faydalanmaması dolayısıyla görmezden gelindi. Öte yandan yine bir eski kafa anlatı iktisatçısı olan Joseph Schumpeter esasen bir muhafazakâr olduğu için hala saygı görmekte.

Siyasi Kazanç: Son olarak basitleştirilmiş ideolojik ekonomiye doğru olan hareket günbegün muhafazakârlaşan politika yapıcılar, düşünce kuruluşları ve iş örgütlerinin de ilgisini çekiyor. Doğal olarak görünmez ele olan sarsılmaz inanç, düşük vergiler ve düzenleme gibi laissez-faire politikalara da inancı gerektiriyor. Ne kadar az devlet, o kadar iyi. Piyasalar doğru fiyata kendi kendine ulaşır, daha önce dediğimiz gibi. Eğer bir hisse senedi yüksek fiyatlandıysa, akıllı bir piyasa katılımcısı bu hisse senedini satacaktır. Görünüşe bakılırsa bu prensipler, ticari elitlerin tercih ettiği politikalara birer bilimsel altyapı sağlıyor. Ana damar iktisatçıların destek, saygınlık ve güzel kariyer yağmuruna tutulmasına şaşırmamak gerek.

politician
Kaynak: studentsforliberty.org

Ülkenin devlete karşı dönmesi 1970’lerin yüksek enflasyon atmosferiyle başladı. Bu dönemde birçok iktisatçı, başlarında Milton Friedman olmak üzere, devletteki açıklara sarıldılar. Ronald Reagan politik argümanları Jimmy Carter ile yaptığı bir münazarada “Enflasyon yok çünkü insanlar rahat yaşıyorlar; enflasyon var çünkü devlet rahat yaşıyor.” diyerek kapatmış oldu.

Devamında sosyal harcamalar için değil serbest piyasa çözümleri için argümanlar gelmeye başladı. Sosyal programlar artık daha çok nakit yardımlara değil vergi teşviklerine bağlanmıştı; kazanılan gelir vergisi kredisi gibi. Devletin teknolojiye ve yeni girişimlere yatırım yaptığı endüstri politikalarına dudak bükülmeye başlandı. Görünmez el düşüncesi bu yeni ortama tam oturmuştu. 2001’de PBS’deki bir mülakatta Larry Summers (o zaman Clinton’un Hazine Bakanı’ydı, daha sonra Obama’nın ekonomi baş danışmanı) “Bu devirde farklı bir şey var; teşvike, merkezsizleştirmeye, ufak ekonomik enerjinin ortaya çıkmasına önem veriyor.” demişti.

İktisatçıların, devlet görevlilerinin ve halkın dikkatini kazanmak için, teorilerinin ABD’deki yeni elitlerin anlayışlarına uyacak şekilde oluşması bir tesadüf değildi. Toplumsal sorunları pahalı sosyal programların değil piyasaların çözdüğüne inanmak şirketlerin ve sağ politikacıların hoşlarına gidiyordu. Büyük devlet ve yüksek verginin ekonomik büyümeyi yavaşlattığına dair araştırmalar üretilebilirdi. Araştırmalar sorunluydu; ama çok da mesele değil.

Görünmez elin baskın politik fikirleri başarısızlığa uğradı. Deregülasyon ile birleşince, Büyük Moderasyon ve enflasyon hedeflemesi bir balon ekonomi yarattı. Say Kanunu tarzı düşünceden kaynaklı altyapı, temiz enerji ve eğitim kamu yatırımlarının göz ardı edilmesi ülkenin temellerine zarar verdi. Bütün bu fikirler o zamanın baskın muhafazakâr ekonomik düşüncesi ile uyumluydu. Ve iktisatçılar Washington’ın ve medyanın ilgisini kazandırırken, Amerika’yı başarısızlığa uğrattı. Özellikle medya, ekonominin bilimsel gözüken doğasına kanıp, bu ekonomik önerilerin ideolojik yanını fark edemedi.

Bilim evrensel olarak geçerlidir. Ekonominin bilim olduğu varsayımı muhafazakâr ideoloji için güzel bir kılıf idi. Fakat her yere uyar ekonomisi (ki geçtiğimiz 30 yıldaki ekonomik tavsiyeleri en iyi bu şekilde açıklarız) uygulamada başarısızlığa uğradı. Açık ve basitçe, devlet karşıtı ekonomi başarısız oldu.

Değişen çok bir şey yok gibi gözüküyor. Anlamsızca düşük enflasyon hedeflemeleri devam ediyor. Acaba finansal düzenleme hiç yeterli hale gelecek mi, insan merak ediyor. Küreselleşme için yapılan baskılar fazla basitçe yapılıyor ve burada uygulanan “her yere uyar” politikalar özellikle zarar verici. Teorilerini kanıtlara göre düzeltecek iktisatçılar ihtiyacımız var; ancak reformculara çok da yer yok. Sadece birkaç saygın üniversite heterodoks düşünceye yer açıyor.

Ekonomi hakkında iyimser olmak zor. İktisatçılık entelektüel bir iş olmaktan çok bir kariyere dönüştü. Akademik çevrede para konuşur oldu ve küçük devlet felsefesi ülkeyi yönetmeye devam ediyor, 2008’de başlayan felakete rağmen.

[Bu yazı American Prospect dergisinin Kış 2015 sayısında “Serbest Piyasa Ne Yapamaz?” özel raporunun bir parçası ve İngilizce olarak yayınlanmıştır.]

[author] [author_image timthumb=’on’]http://iktisat.biz/wp-content/uploads/2015/03/220px-Jeff_Madrick_BBF_2010_Shankbone.jpg[/author_image][author_info] Jeff Madrick, Roosevelt Enstitüsü ve New School’daki Schwartz Center for Economic Policy’de kıdemli araştırmacıdır. Ayrıca Challenge dergisinin de editörüdür.[/author_info] [/author]

1 Yorum

Yorum yapmak için tıklayınız